Efsane Denizci Barbaros Hayrettin

1461 yılında Hanlar Hanı Fatih Sultan Mehmet Han ile Midillinin fethedilmesinde başarılar göstermiş Yakup Ağa, Midillinin kendisini âşık etmesi ile adada kalmış ve hayatının geri kalan kısmını barış zamanında Adada geçirmek isteyen yağız bir sipahiydi. Onu ikinci aklını başından alan ise güzeller güzeli Katerina’ydı. Midillinin doğası ve Katerina’nın endamı onu iyiden iyiye çarpmıştı. Osmanlı Sipahisi olan Yakup Ağa bu Rum kıza vurulmuş ve bereket ki evlilik ile tamamlamıştı. Çömlekçiliğe meraklı olan Yakup Ağa karısı Katerina’nın kızıl saçlarını yaptığı çömleklerin rengi sebebiyle mi çok sevmişti bilinmez ama gelecekte Barbarossa unvanını alacak çocuklarının, Katerina’nın genetiğinden geldiğini söyleyebiliriz.

Midillinin en güzel yerlerinden biri olan Banava da İlk çocukları doğduğunda adını Oruç Koyan Yakup Ağa, 1470 yılında ikinci çocuklarının gerçekten bir Hızır olacağını bilmeden İsmini verirken Ezanla kulağına üç defa Hızır, Hızır, Hızır diye söyleyecek ve yeni doğan oğlu adına Midillide ziyafet verecekti.

Banava da çömlekçilik yapan Yakup Ağa daha sonra iki oğlu daha olacak ve adlarını İshak ve İlyas koyacaktı.

Ailenin en büyük oğlu Oruç, babası ile birlikte çömlekçilik ve ticaret yapmaya başlayacak, ardına 4 kardeş el ele verip deniz ticaretine de girerek kazançlarını arttırmak isteyeceklerdi. En büyük evlat Oruç deniz ticareti yaptığı sırada Kardeşi İlyas ile Rodos şövalyeleri tarafından önleri kesilmiş, küçük kardeşi İlyas öldürülmüş, kendisi de esir düşmüştü. Aile İlyas’ın ölümü ile perişan halde Oruç’tan bi haber yaşar iken, Oruç içten içe hırslanıyordu. Bir Osmanlı Askeri olan babasından aldığı savaşçı ruhuyla esaretten kurtulmanın bir yolunu arıyor ve bedelini ödettirmek istiyordu.

Sonunda Oruç serbest kaldı. Baba Yakup Ağa ve anne Katerina oğullarının dönüşü ile adeta bayram yaşıyorlardı. Oruç’un içindeki hırs bitmemiş, Midillinin fethinde görev almış bir babanın evladına, Rodoslulara esir düşmesini yakıştıramıyordu. Esareti sırasında aşağılandığı her saniye için içinde büyüttüğü kini kusmak istiyordu. Artık dayanılmaz olan içindeki bu kinin tek karşılığı olabilirdi, onlar gibi olmak. Ticareti bırakarak Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin emrine girse de, İskenderun körfezindeyken Rodosluların saldırısına tekrar uğradıktan sonra Oruç Reis artık içindeki kine dur diyemiyordu. İntikamını bir şekilde alabilirdi ve dayanamayıp korsan olmayı tercih edecekti. Yavuz Sultan Selim’in ağabeyi Sultan Korkut, Oruç reisin bu hırsını görünce desteklemeyi uygun bulmuş ve 18 oturaklı bir gemi ile Oruç’u korsanlığa başlamıştı. 18 oturaklı gemisini yine Rodosluların eline kaptıran Oruç, ardından Sultan Korkut’un tekrar desteğini alacak, Sultan Korkut Oruç’a 22 oturaklı bir gemi daha sağlayacaktı ve Oruç artık İtalya kıyılarını yağmalamaya başlayacaktı.

Hızır Reis ise ticaret ile uğraşıyor ve hayatını bir düzen içerisinde sürdürüyordu. Abisi Oruç Reise imreniyor ama düzenli bir yaşamı da tercih ediyordu.

Sultan Korkut’un Yavuz Sultan Selim tarafından öldürülmesi ve Anadolu kıyılarında korsanlığı yasaklaması üzerine, Anadolu kıyılarını bırakan Oruç Reis Cebre adasını kendisine üs olarak kullandığı sıralarda Hızır Reisinde kendine katılmasını sağladı. Artık iki kardeş birlikte daha da güçlülerdi. Fransa ve İtalya arasında bulunan sularda hâkimiyeti sağladılar. Tunus Sultanı Mulay Muhammet bu iki kardeşin yeni hamisi olmayı teklif etti. Oruç ve Hızır Rieslerin ele geçirecekleri ganimetten pay vermeleri karşılığında Halk-ül Vad kalesini kendilerine sundu. Daha da güçlenen kardeşler den Oruç Kızıl Sakallı anlamını olan Barborossa lakabı ile korku ile anılır olmuştu. Kardeşi Hızır da aynı şekilde bu sebeple Barbarossa diye anılacaktı.  

Barbarossa kardeşler denizlerde artık gücün ve korkunun adı olmuştu. Aslında Barbarossa kardeşler birilerine korku verirken, birileri için de umut oluyordu. Cezayir de Berberilerin Reislerinden Abdulaziz ve Kuko Ahmet arasındaki anlaşmazlıkta Abdülaziz’in yanında olan Oruç Reis Cezayir de nüfusunu artırmayı başardı. Cezayirliler artık Oruç Reis ve Kardeşi Hızır Reisten, kendilerini kurtarmalarını istiyorlardı.

Yavuz Sultan Selim’e hediyeler gönderen ve karşılığında iki elmas kabzalı kılıç ve iki gemi hediye edilen Oruç ve Kardeşi Hızır Reisler, Osmanlıyı da arkalarına almışlardı. Yirmi bir Gemi ile denizden, beş yüz asker ile karadan Cezayir’deki İspanyolların üzerine yürüdü ve İspanyolların ricatını sağladı. Cezayir’i kaybetmek istemeyen İspanyollar yaklaşık 9 katı kadar olan 180 gemi ile ve 30 katı kadar yani 15.000 asker ile Oruç ve Hızır Reisleri yok etmek isteseler de hüsran içerisinde başarısız oldular.

Oruç Reis daha sonra Cezayir’in batısındaki Tlemsen kalesini de ele geçirdikten sonra, Oruç Reis ele geçirdikleri toprakların batısını, Hızır Reis ise doğusunu kontrol etmeye başladılar. Bir Vardar’lı sipahinin oğlu Oruç’tan bir ülkenin beyliğine, Cezayir’in Sultanlığına ilerleyen bu yol; Türk Milletinin kaderinde olan liderlik ve devlet kurma gen yapısının kalıntılarının eseriydi.

İspanyollar bu darbeyi hazmedememiş ve Cezayir ve çevresindeki emellerinden vazgeçmemişlerdi. Daha önce Oruç ve Hızır Reislerin mahvettikleri İspanyol taraftarı yerli halk ve İspanya yeniden Cezayir’e Oruç Reisin üzerine yürüdü ve Kat-ül Kıta da kardeşleri İshak’ı şehit düşürdüler. Oruç ve Hızır Reisleri üzüntüye boğulmuşlardı, bu hengamede üzüntülerini yaşayamıyorlar. çatışmalar da büyük bir yoğunlukla sürüyordu.

Oruç Reis Tlemsen de kuşatılmış, İspanyolların yandaşı Araplar ile İspanyol askerlerine 6 ay dayanmıştı. Ölmek mi güçlenip yeniden ele geçirmek mi diye düşünürken, şehri teslim etmeyi ve yeniden ele geçirmek için güç kazanmayı tercih ederek, İspanyol Askerleri ile anlaşarak kaleyi bırakıp güven içerisinde 40 askeri ile dışarı çıktı. Kardeşi Hızır’ın yanına gidip yeniden toparlanmalıydı ama sinsi İspanyollar Oruç Reisin 40 kişilik askerinin peşine gelerek silahlarını istediler. Amaçları; bir bahane yaratıp Oruç Reisi öldürmekti. Silahları da verseler nasıl olsa bir bahane daha bulacaklardı. Oruç reis karar verdi ve askerlerine dönerek Gelin oğullar! Eğer beni dinlerseniz, kafirlere silah vermektense hemen cümlemizin kırılması avladır. Ölüm hayattan ahsen ve a’ladır. imdi oğullar, er ölür adı kalır, at ölür meydanı kalır. Dünyaya gelenin ölüm şerbetinden içmesi elbette muhakkaktır. Sizinle bir nam bırakalım ki kıyamete kadar dillerde destan olalım! Bir daha sizlerle cenneti a’lada buluşalım.” Diyerek bir savaşta kaybettiği ve dirseğinden aşağısı olmayan koluyla tüfeğini doğrultarak “Silah öyle verilmez böyle verilir” diye bağırarak binlerce İspanyol ve Arap savaşçının arasına daldı. Şehadet şerbetini boynunu bükmeden aslanlar gibi kabul etti.

Tüm kardeşlerini kaybeden Hızır Reis artık Cezayir’in tek beyiydi. Baskıları karşılamanın bir yolu vardı tabii ki, sıcak ilişkiler kurduğu baba memleketi Osmanlı ile bağ kurmalıydı.

Bir gün gündüzün sıcağında dışarı çıktı ve denize doğru gözleri daldı, Midilliye doğru bakıyor ve memleketini özlüyordu. Babası Yakup Ağayı, Annesi Kızıl saçlı Katerina’ya selam yollarcasına gözlerini kapattı. O çömleğin yapılışı gibi ellerini ileriye uzattı, sanki Midilliye uzanıyordu. Çocukluğuna gidip kardeşleri ile oynadıkları oyunları ve gençliği aklına geldi. Babası Yakup ağa sanki ona gel dercesine kucağını açtığını görüyordu. Hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçerken şehit düşen kardeşlerini hatırladı ve tekrar kalesine döndü.

Babası Yakup Ağanın şeref ile Fatih Sultan Mehmet Han’a Hizmet ettiği gibi kendisi de baba memleketine bu toprakları dâhil etmek istedi. Amaç Kral olarak ölmek değil, Türk Milletinin elinden bir toprağı daha kaybetmemekti. Masasına oturdu ve önündeki kâğıda Osmanlıdan yardım isteyerek, Cezayir’in Osmanlıya dâhil etmek istediğini belirten bir yazıyı usulünce yazarak ulağa verdi.

Çok uzun sürmedi, Oruç Reisin Anadolu topraklarından gitmesine vesile olan Yavuz Sultan Selim’den bir mektup ulaştı. Yavuz Sultan Selim, “Hak Taala, dünya ve ahirette Oruç ve Hayrettin kullarımın yüzleri ak eylesin, kılıçları keskin, düşmanları mahkur, denizde ve karada gazaları mansur olsun. Daima muzaffer olalar!” diyerek, Hızır Reis’i Cezayir beylerbeyliğine atamış ve koruması altına almıştı. 

Haberi aldığının akşamı huzur ile uykuya dalan Hızır Reis gece rüyasında babasını görmüş ve “Sen Osmanlıya bağlılığını bildirerek bu toprakları korudun, Allah seni iki Cihanda aziz eylesin oğul” diyordu. Sabah huzur içerisinde kalkmıştı. Hristiyanlara ve Hristiyanların yerli işbirlikçilerine Cezayir’i vermek yerine, İslam ve Türk Devleti Osmanlıda kalmasını sağlayan Hızır Reis artık daha güvende bir ülkeyi yönetiyordu. Denizi ve korsanlık zamanlarını da özlüyor, çoğu zaman deniz kenarına kadar inip gözlerini kapatıp denizin kokusunu içine derin derin çekiyor, gözlerini açıp denizin sakinliğini seyrediyor. Bazen gemilerin birinde yatarak denizin beşik gibi salladığı gemide keyifle uyuyordu.

Roma İmparatoru 5. Charles’ten bir mektup ulaştı. Mektupta “Ağan ölmüş, leventlerinin çoğu kılıçtan geçirilmiş, kolun kanadın kırılmıştır. Ağan olmayınca sen kimsin ki en kudretli Hıristiyan hükümdarı bana kafa tutacaksın? Ne yapmayı ümit edebilirsin? 
Gemilerini ve leventlerini alıp Cezayir’den çek git, bir daha da zinhar Afrika’ya ayak basma. 
Bu sana son lütfumdur. Yakında Cezayir’e derya dolusu gemi yollamam mukadderdir. Seni hala oralarda bulup ele geçirirsem, akıbetin vahim olur.” Yazıyordu.

Osmanlıyı arkasına alan Hızır Reis 5. Charles’e bir mektup gönderdi ve  “’Şimdi Cezayir’i benim elimden almak hiçbir dünyevi kudretin iktidarı dahilin de değildi. Çünkü ülke benim değil, Şevketlü hakanımız Selim Han’ındı. Şimdiye kadar bir Osmanoğlu’nun elinden alındığını da kimse işitmemişti.” Diye kafa tuttu.

İspanyollara Cezayir’e dadanması üzerine donanmasını korumak üzere Cezayir’den çekecekti. Avrupa’nın kıyılarına seferler düzenleyen Hızır Reis , Barbarossa namı ile Avrupalı çocukları ürkütmenin aracı olacaktı. Hatta Avrupalılar huysuz çocuklarına “Barborossa geliyor“ diyerek çocuklarına istediklerini yaptırmak için korkutuyorlardı. Aslında bu korkutmalar ile geleceğin Avrupa toplumunun genç dimağları yavaş yavaş Barbarossa’ya teslim oluyordu.

Gücünü toplayan Barborossa bir süre sonra Cezayir’i geri alacaktı. Denizde hakim olan, yenilen ama pes etmeyen, amaçlarından vazgeçmeyen bu kudretli Türk’ü sindirmek gerekiyordu. Cenevizlilerin meşhur amirali Andrea Doria ile Şerşel adalarında Barbarossa’yı sıkıştırsa da, Barbarossa Andrea Doria’yı mağlup etti.

Denizde ki üstünlüğü ve taktiksel başarıları artık bir efsane olan ve kendine ait olanları kaybetse de kahrederek geri çekilmeyen, kendine ait olanları tekrar geri almayı başaran azimli bir lider olan, denizlerin hakimi bu kızıl şaç ve sakallı adam Kanuni Sultan Süleyman Han’ın dikkatini çekmiş, Andera Doria’nın Mora kıyılarına dadanmasına karşılık, Barbarossa’yı İstanbul’a davet etmişti.

20 gemisi 19 kumandanıyla 27 Aralık 1533 te İstanbul’a ulaştı. Akdeniz’in büyük kumandanına yakışır şaşaalı bir tören ile Topkapı Sarayına kadar eşlik edildi. O devri şahanelerin arasında bir Türk Kahramanıydı. Osmanlıya Cezayir’i sunacak kadar alçak gönüllü, yok oldu denildiğinde yeniden kabuğundan çıkıp ayağa kalkacak kadar azimli, Dünya Denizcileri tarafından saygı duyulacak kadar kahraman, düşmanları tarafından karşılaşılmak istemeyen komutandı. Her ne kadar Korsanlık ile hayatı şekil alsa da ana dili Türkçenin yanında Şehadete kavuşmuş kardeşleri gibi Rumca, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca benzeri Akdeniz dillerini de iyi biliyordu. Bir korsan olarak Avrupalı Aristokratlardan daha bilgili, Denizci olarak Avrupalı Amirallerden daha tecrübeliydi.

Topkapı Sarayında da Akdeniz’in kahramanına uygun bir karşılama yapılmış, ardına Kanuni Sultan Süleyman’ın Divan-ı Hümayun’u toplayarak, Hızır Reis’i, Osmanlı donanmasının komutanlığına tayin ettiğini duyurması ile artık Kaptan-ı Derya olmuştu. Akdeniz’in Kahramanı,  Midilli Sipahisi babası Yakup Ağanın bağlı olduğu Sultanı, Fatih Sultan Mehmet Han’ın soyundan bir sultanın Kanuni Sultan Süleyman’ın kaptan-ı Deryası idi. Artık Akdeniz ondan sorulmalıydı.

Hızır Reis hayatının bir dönüm ve geleceğin en kudretli denizcisi olarak başlangıç noktasındaydı. Heyecanlıydı. Osmanlının tüm deniz gücü ve kudreti ile artık Akdeniz de var olacak ve Akdeniz’in Efendisi olabilecekti.

Kanuni Sultan Süleyman; Hızır Reisin Barbarossa lakabının yanına Dine yararı olan anlamında Hayreddin ismini de verecekti. Hızır Reis artık, Barbaros Hayrettin olarak anılacak ve tarihin sayfalarına adını altın harfler ile yazdıracaktı.

Vakit kaybetmeden 1534 te İtalya kıyılarına seferler düzenledi. Bu seferler ile beraber kısa sürede Tunus’un kontörlünü eline geçirdi. Hayreddin’e mağlubiyetlerinin hırsı ile deniz savaşlarında mahvettiği Amiral Andrea Doria Haçlı donanmasına komutan olmuş ve kat be kat kalabalık bir donanmayla Barbaros’tan hıncını almak, yok etmek istiyordu. Bu hamleye göre muhasebesini iyi yapan Osmanlı Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayreddin Paşa İstanbul’a çekilmişti. Hayallerinden vazgeçmeyen komutan için bu bir yenilgi değil, yeni bir hırsın uyanışıydı.

Tek başına Barbaros Hayreddin ile baş edemeyeceklerini anlayan Avrupa ülkeleri Haçlı donanması adı altında güçlenmeye çalışmak yoluna gitmişti. Bu Barbaros Hayrettin için daha da büyük bir hırsın ortaya çıkmasına sebep oluyor, Ağabeyinin ve kardeşlerinin ölümünden sorumlu tuttuğu Avrupa için kini kat be kat artıyordu. “Ağamın şehadet haberi Cezayir’e geldiğinde ben artık bir tek gaye için yaşamaya azmettim. O da, ağamın yolunda gitmek, Afrika’yı ve Akdeniz’i kafirlere dar etmek gayesiydi.” Diyerek kinini sözleri ile de tasdik ediyordu.

Kısa süre de daha güçlü bir donanma ile Akdeniz’e açılan ve İtalya kıyılarına düzenlediği seferlerin ardından Venedik’in Akdeniz de ki adalarını Osmanlı Toprağına katmıştı. Barbaros’un dahiliği ve Kanuni’nin gücü ile Osmanlı bir Akdeniz gölü olmaya gidiyordu.

İtalya kıyılarını vurarak Osmanlının hakim olduğu topraklara sınır olan yerlerde bir güç gösterisinde bulunmak ve düşmanların umut ve güvenlerini kırmaktı. Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını korur iken, Osmanlının İtalya’ya doğru ilerlemesinin de önü açılabilirdi. Roma da küçük bir alanda olan Vatikan ve Papa bundan rahatsız olacak, küçük olmasına karşılık Vatikan’ın Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğine girmesine engel olmak için dini kullanacaktı. Vatikan’ı kaybetmemelilerdi. Doğu Romanın Osmanlı toprağı olması ile egemenliği artan Vatikan da Osmanlı toprağı olsaydı İslam, Hristiyanlıktan daha çok etkili olabilecekti. Buna bir dur demeliydi. Osmanlı ve Barbaros Hayreddin Paşa durdurmalıydı.

Papa harekete geçti ve Akdeniz de etkin deniz güçleri olan Venedik, İspanya, Malta ve Portekiz gemilerinden oluşan bir Haçlı Donaması oluşturdu. Donanmanın da başına Barbaros’un meşhur mağlubu Andrea Doria’yı getirdi.

Oluşturulan haçlı Donanması, Osmanlının Mora yarımadasının üzerinde kalan Preveze kalesini alarak İtalya’nın önünde bir savunma hattı oluşturmak istediler. Preveze Kalesi Haçlı Donanması tarafından kuşatıldı. Kaledeki uzun menzilli toplar etkisiz hale getirilmeliydi. 600 gemilik muazzam kalabalık bir donanma ile gelen Haçlı Donamasına karşılık Prevezeyi savunmak için, Barbaros Hayrettin Paşa 122 kadırga ile 24 Eylül 1538 de Arta körfezine girmişti.

Devasa büyük gemileri olan Haçlı Donanması hakkında Barbaros hayrettin Paşa Yıllar sonra silah arkadaşı Seyyid Muradiye anılarını kaleme aldırırken şunları tarihe not düşecekti; “Başta İspanya, Venedik, Ceneviz, Papalık, Floransa, Malta donanmaları olmak üzere Kral Karlos’un (Charles’ı kastediyor) toplayıp Andrea Doria’nın emrine verdiği donanma büyüklüğünde bir donanmayı ben hayatımda görüp işitmediğim gibi tarih kitaplarında da okumadım. Düşmanın 600’den fazla gemisi vardı. Bunun 308’i harp teknesi olup, 120’si en büyük oturak gemilerdi. Donanmaya, kürek çeken on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirilmişti. Bazı gemilerde 2 binin üzerinde asker vardı. Yüzer gemi üzerinde derya gibi geziyorlardı, fakat hareketleri ağırdı. Benim 122 kadırgam vardı. Nakliye gemim yoktu, açık deniz muharebesinde yardımcı gemiye de ihtiyaç olmazdı. Forsalar dışında 20 bin levendim ve topçum vardı. Bu suretle iki tarafın insan sayısı forsalarla beraber 120 bin kişiyi buluyordu ki, bu kadar insanın derya yüzeyinde karşı karşıya gelmesi görülüp işitilmedikten  başka, tasavvur dahi edilemezdi…”

Her savaş öncesi olduğu gibi Barbaros Hayrettin Paşa geldiği günün sabahı gemisinin ön kısmına gün ağarırken geçmiş, ufka bakıp ardına gözlerini kapatarak bir süre durmuştu. Büyük bir sakinlik ile denizin iyot kokusu içine çekerken kızıl saçlarını rüzgârda salıyor ve belli bir süre sonra gözlerini açarak denizin hırçınlığını ve sakinliğini seyrediyor, gökyüzüne dalıyordu. Özellikle bunu savaş öncesi belirli aralıklar ile periyodik aralıklar ile yapardı. Personelin dikkatini çekiyordu fakat Kaptanı Deryaya sormaya da cesaret edemiyorlardı.

Andrea Doria’nın komutasında çok başarılı komutanlar vardı ve kaleden gelen top mermilerinin desteği olmadan, Barbaros’u açık denize çekerek büyük gemileri ve gemi ve asker sayı üstünlüğü ile yenmeliydi. Defalarca mağlup olduğu Barbaros Hayrettin artık Haçlı Donanmasının bu muazzam gücü karşısında yok olmalıydı. Ne yapıp edip bu zaferi kazanmalıydı. Barbaros’un aksine yerinde duramıyordu.

Barbaros Hayrettin Paşa ise kalenin himayesi ve desteği ile bu muazzam donanmanın üstesinden gelebilirdi. Barbaros Hayrettin Paşanın komutasında da Sinan Reis, Cafer Reis, Şaban Reis, Salih Reis, Seydi Ali Reis, Murat Reis, Güzelce Mehmet Reis, Sadık Reis ve Turgut Reis gibi deneyimli komutanları bulunuyordu.

Andrea Doria ertesi gün 25 Eylül de bazı gemileri yem olarak öne sürdü. Ufak çaplı çatışmalar yaşandı fakat gemileri çekerek Barbaros Hayrettin ve Türk Komutanları denemeye kalktı. Ardından da Haçlı Donanmasını kalenin top menzilinin dışında Preveze açıklarına demirletti.

Barbaros Hayrettin yerinde duramayan bu kurnaz amiralin aksine gayet sakin sabahtan başlayarak belli aralıklarla gemisinin önüne çıkıp ufka dalıyor, saçlarını açıyor ve gözlerini kapatarak derin bir nefes çekiyor ardına gözlerini açarak denizi ve gökyüzünü gözlemliyordu.

Andrea Doria’nın bu pozisyonuna karşılık vermek için top menzili daha üstün olan 40 kadar hızlı Kadırgasını Haçlı Donanmasının ortasından yaracak şekilde yolladı. Haçlı Donanmasını ortadan yarıp daha sonra saldırarak, hızlı kadırgalar ve üstün top menzili ile Haçlıları yok etmeyi amaçlayan bir plandı. Andrea Doria bu oyunu görmüş ve gemilerini akşam sularında Korfu Adasına çekmişti. Andrea Doria karanlık çökünce, Osmanlı Donanmasının kovalamacaya kalkmaması sebebiyle, Haçlı Donanmasını güvenli bir şekilde geri çekilmeyi sağladı.

Haçlı Amirali Andrea Doria; Osmanlı Kapatan-ı Deryası Barbaros Hayrettin Paşayı hırslandıracak Korfu Adasına doğru açık denize çekerek ve Preveze Kalesi ile Osmanlı Donanmasının bağını kesecek ve Osmanlı Donanmasının geri çekilmesine de fırsat vermeden daha kolay bir zafere ulaşacaktı. Elindeki kozları olan büyük gemileri ve geniş yelkenleri ile Osmanlı Donanmasının kaçmasına fırsat vermeyecek ve yok edecekti. Nitekim Barbaros hayrettin Paşa da bu yemi yutmuş gibiydi.

Barbaros hayrettin Paşa reislerini topladı ve Savaş Divanını kurdu. Turgut Reis ve Salih Reis ve birkaç paşa düşman gemilerinin büyüklüğünden ve Andrea Doria’nın düşündüğü planını ortaya koyup, Körfezde kalıp güvenli bir pozisyonda kalmayı önermişlerdi. Barbaros Hayrettin Paşa ise hızlı hareket eden Kadırgaları ve düşmandan uzun menzilli topları ile çok hareketli bir saldırı ile düşmanın ağır gemilerine hasar verebileceklerini hatta süreç iyi gider ise zafer kazanabileceklerini anlatıyordu. Eğer tahminleri doğru çıkarsa, Omsanlı Donanması için kolay bir zafer olacaktı. Barbaros Hayrettin Paşa Reislerini ikna etti ve açık denizde savaş kararı alındı.

Sabahın erken saatlerinde muazzam bir Donanmanın 600 geminin karşısına, 122 kadırgadan oluşan Osmanlı Donanması ile karşılaşan Haçlı Donanması hemen savaş pozisyonu aldı. Önceki günkü saldırı planına uygun olarak devasa Kalyonlarını koçbaşı gibi öne yerleştirip savaşın büyük kozu olarak kullanmak isteyen Andrea Doria arka arkaya üçlü bir hat kurdu. Haçlı Donamasının karşısına, Türk savaş taktiği Hilal şeklide pozisyon alan Barbaros Hayrettin, Hilalin Arkasında Turgut Reisi takviye olarak bulunduruyordu.

Haçlı Donanmasının kazanması yüksek olan bu savaşta, Barbaros Hayrettin Paşa büyük riske girerek önemli bir hezimete uğraması içten bile değildi. Savaşın ilk anlarında Haçlı Donanması Büyük Yelkenleri olan Kalyonları ile arkalarına aldıkları kuzey rüzgarlarının gücü ile hızla saldıracak ve Osmanlı Donamasını yok ederek Akdeniz’in mavi sularına gömeceklerdi.

Savaş Başlamadan yine gemisinin burnuna gelip, saçlarını salıp gözlerini kapatarak denizin kokusunu içine çeken Barbaros Hayrettin Paşa, hafifçe gülümsüyordu. Denizi hayranlıkla izliyor, göğe ise şükür ile bakıyordu. 2 gün kokladığı zaferin kokusuydu. Biliyordu ki her şey beklediği gibi olacaktı.

Savaşın başlamasına yakın kuzeyden esen rüzgarlar kesildi, devasa Kalyonlar hareket edemez duruma geldiği gibi, uzun menzilli topları bulunan, hızlı kadırgaların Osmanlı Donanmasının inisiyatifinde kaldılar. Osmanlı Donanmasını kuşatmak için yavaş kalan Haçlı Donanmasından Andrea Doria Top atışlarını emretse de, Haçlı Donanmasının kısa kalan topları karşısında, Osmanlı Donanması daha hızlı ve hareket kabiliyeti yüksek kadırgalar tarafından Uzun Menzilli Toplar ile Haçlı Donanmasını perişan ediyorlardı. Andrea Doria komutasındaki Haçlı Ordusu yavaşlığı yüzünden 600 gemi ile hızlı 122 gemilik Osmanlı Donanmasını kuşatamıyordu. Haçlı Donamasının insicamının bozulması ile Barbaros Hayrettin Paşa, Osmanlı Gemilerinin arkasında bulunan Turgut Reisi Haçlı Donanmasının arkasına geçerek kuşatması için emir verdi. Turgut reisin bu hamlesi ile iki ateş arasında kalan haçlılar, akşamı fırsat bilip geri çekildiler. Sabaha ise çoktan mağlubiyeti kabul edip gitmişlerdi.

Önden hareket edemeyen kalyonlar yüzünden arkadaki savaş gemilerini de çıkartamayan Andrea Doria, savaşın sonlarına doğru 130’a yakın gemisini kaybetmiş, 30’a yakın gemisini de Osmanlı Askerleri ele geçirmişti. Osmanlı Donanmasında gemi kaybı yok iken 400 Levent şehit olmuştu.

27 Eylül 1538 de bu zafer ile Osmanlı ve Kaptanı Derya Barbaros Hayrettin tarihe adlarını Preveze Deniz Zaferi ile altın harflerle yazdırmış, Akdeniz’i Türk Gölü yapan Kumandan olarak anılır olmuştu.

Ertesi gün yine her zamanki sakinliği ile gemisin burnuna gelmiş, saçlarını rüzgara verirken, ufka bakmış, gözlerini kapatmıştı. Bir zaman sonra ellerini semaya açarak dua etmeye başlayacaktı.

Osmanlının üç kıtaya hakimliği, üç kıtanın arasında kalan muazzam büyük Akdeniz’in bir Osmanlı İmparatorluğu gölü olmasını sağlayan Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşadır.

Akdeniz’in hakimi Barbaros Hayrettin Paşayı yanlarına çekerek Osmanlı İmparatorluğunu zayıflatmak isteyen batı, Barbaros Hayrettin Paşa ile Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman arasını açmak ve gözden düşürmek için Barbaros’u Kuzey Afrika’nın Kralı olarak tanıyarak ve vergi vereceğini ortaya atsa da, Barbaros Hayrettin paşa bu oyuna gelmedi. Barbaros’u oyuna getiremeyen imparator Charles, Barbaros Hayrettin Paşanın zaferlerinde yenilgiye doymayan Meşhur Amiral Andrea Doria’yı da yanına alarak; İspanyol, Alman, İtalyan, Flaman ve Malta kuvvetlerinden oluşan 36.000 asker ve 516 gemi ile Cezayir’e gitse de, Barbaros’un paşası Hasan Reis 9.000 kişilik ordusuyla Avrupa donanmasını perişan etti.

İspanyolların Fransa’yı sıkıştırması ve Fransa’nın Osmanlı İmparatorluğundan destek istedi. Osmanlı İmparatorluğu 10. Padişahı Kanuni Sultan Süleyman bu talebe karşılık verdi ve destek vereceğini belirtti. Bir Ferman yayınlayarak Fransa Kralı Fransuva’ya gönderdi;

Ben ki,
Sultanlar Sultanı, Hakanlar Hakanı, Hükümdarlara taç veren, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Azerbaycan’ın ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve Bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve Nice memleketlerin Sultanı ve Padişahı.
Sultan Bayezid Han Oğlu,
Sultan Selim Han Oğlu,
Sultan Süleyman Han’ım!

Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Fransuva’sın!

Hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. 

Söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. Her şeyden haberdar oldum.

Yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. Biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. Gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. Yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah’ın istediği ne ise olur. Bundan başka haberleri, gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz.

Böyle biliniz.”

Gönderilen ferman üzerine Barbaros Hayrettin Paşa 30.000 Asker ve 150 Gemi ile 20 Temmuz 1543 te Donanmasını Marsilya’ya demirledi. Devlet Erkanı ile Fransa halkı Barbaros Hayrettin Paşa ve Askerlerini büyük törenler ile karşıladılar. Fransa Donanma Amirali D’Enghien ile birlikte Nice şehrini ele geçirdiler. Fransızların yetersizlikleri sebebiyle Andrea Doria komutasındaki Donanma karşısında Toulon’a çekilen Barbaros Hayretti Paşa, 8 ay boyunca yerinde kaldı.

Salih ve Hasan Reisleri İspanya ve İtalya kıyılarını vurmak sureti ile İspanyolların tahammüllerini kırdı ve İspanya’yı Fransızlar ile anlaşmaya itti. Tarihe Crespy Barışı olarak geçen İspanya ve Fransa anlaşmasının baş mimarı Denizler hakimi, Osmanlı Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayrettin Paşadır.

Geçmişimizde bizi barbar diye tanımlayan batıya en iyi cevabı, Yine Barbaros Hayrettin Paşanın Fransaya girmesi ile birlikte, yine Fransız Büyük Elçisi Montluc’un tarihe düşen şu cümleleri verir. “Türkler’in herhangi bir kimseyi incittiklerine dair şikâyet olmamıştır. Nazik davranmışlardır. İaşeleri için aldıkları her şeyi, karşılığında para vererek almışlardır.”

Ömrünün son zamanlarını Beşiktaş’ta ki Konağında geçiren Barbaros Hayrettin Paşa, büyük bir tarih yazarak, Türk Milletine ve İslam’a yaptığı hizmetlerinden dolayı mekânı inanıyoruz ki Cenneti Aladır, Kuran-ı Azimüşşan’ın Hatem-ül Enbiya’ya, Hazreti Muhammet Mustafa (sav) İndiği gün olan Kadir Gecesinde. 4 Temmuz 1546 da gözlerini yummuştur…

 

****

Not Bu hikaye Serdar Şahin tarafından özgün olarak yazılmış ve yazılı imzası olmadan yayınlanması halinde telif hakları ile ilgili kanuni haklar devreye gireceğini yayımlayanlar baştan peşinen kabul ve beyan etmiş olurlar.

Daha önce bir proje olarak bedelsiz gönderilen kişiye de bilgi verilmiş, kötü niyeti sebebiyle yayınlamasına izin verilmemiştir.

Bu bilgiler, Serdar Şahin’in diğer kişilere açık ilanıdır. Hikayeyi göndereceğim kişi de uyarılmış, dolayısı ile 3. veya 4 kişilerinde uyarıldığı kabul edilmiş sayılır.

Hasan Halakaçayır adlı şahsa 5 Eylül 2017 de Mail vasıtası ile gönderilen bu hikaye,her ne surette olursa olsun yayınlaması tarafımın yazılı iznine bağlıdır.

5 Eylülden sonra yayımlanması hikayenin sahipliğini sağlamaz.