Bilim Ve Teknoloji
Epilepsi (Sara)

Çocuğunuzda bir ya da birkaç kez bayılma, morarma, sıçrama, çırpınma, anlamsız bakma, dalma veya size olağandışı gelen benzeri bir rahatsızlık durumu olabilir ve bir süre sonra tamamen düzelebilir. Danışman olarak önce aile büyüklerine başvurulduğunda, sevilen toruna "hasta" damgasının vurulmaması için ve bu geçici rahatsızlıktan çocukta gözle görülür hiçbir iz de kalmadığından doktora gidilmesi gereksiz görülebilir. Bu bir hatadır ve erken tanıyı geciktirir.

Çocuğunuzun doktoruna mutlaka zaman geçirmeden başvurmalı ve gerekli tetkikleri mutlaka başlatmalısınız. Bu yazıda çocuğunuzun özel durumunun teşhisi ve tedavisi yoktur. Burada doktorunuza giderken daha bilgili olmanızı sağlayacak genel bilgilere, yaşadığınız olayla ilgili hissettiklerinize, aklınıza takılan ve doktorunuza sormayı unuttuğunuz bazı konulara yer verilecektir.

Konu hakkında doğru bilginiz ne kadar fazla olursa çocuğunuza yardım etme imkanınız da o kadar artacaktır. Çocuğunuzun iyiliği için profesyonel yardım ve tıbbi tedavi tabi ki gerekmektedir. Ama siz, tedavideki en önemli kişilersiniz. Çünkü çocuğunuzun ileride kendine güvenen ve bağımsız bir erişkin olması için gereken sevgi ve anlayışı ona sadece sizler verebilirsiniz.

Epilepsi Nedir?
Doktorunuz çocuğunuzda mevcut nöbet ya da nöbetlerin "epilepsi" nöbeti olduğunu söylerse ilk sorunuz epilepsinin ne anlama geldiği olacaktır. Bu sözcük halk arasında "sara" adıyla tanınır. Epilepsinin ne olduğunu anlayabilmek için beyni bir bilgisayar gibi düşünmekte yarar vardır. Beyin hücreleri de bilgisayar parçaları gibi birbirleri ile bağlantılıdır ve haberleşmek için küçük elektriksel uyaranlar kullanırlar. Bazen beyinde normal olmayan bir elektriksel aktivite oluşur ve bu olay çocuğun nöbet geçirmesine neden olur.

Bu olay belirli aralarla tekrarlanırsa o kişi de epilepsi var demektir. O halde nöbet, beynin kuvvetli ve hızlı bir elektrik akımı ile kaplanması sonucu oluşan kısa ve geçici bir durumdur, ruh ya da akıl hastalığı değildir ve bazı nadir durumlar dışında zeka geriliğine yol açmaz.

Epilepsiye yol açabilen nedenler
Çoğunlukla epilepsinin bir açıklamasının bulunamaz. Çocuklarda epilepsiye en sık yol açan nedenlerişöyle özetleyebiliriz.

Doğuştan gelen hastalıklar: Kromozom hastalıkları, yapım maddeleri ile ilgili değişiklikler içeren metabolik hastalıklar, bazı enzim eksiklikleri gibi doğuştan gelen nedenler.
Gebelikte bebeğin beyin gelişimini etkileyen mikrobik hastalıklar, annenin ilaç ve alkol alımı.
Doğum sırasında meydana gelebilecek beyin zedelenmesi, kanaması ve beynin oksijensiz kalması.
Doğum sonrası menenjit, beyin iltihabı.
Kazalara bağlı beyin zedelenmesi.
Beyin tümörleri.
Uzun süren ateşli havaleler.

Bazen nöbetler, olaydan yıllar sonra ortaya çıkabilir. Bir çok vakada da nöbetlerin nedenlerini en modern araştırma yöntemleri ile dahi bulabilmek mümkün olmayabilir.

Epilepsi çocuğunuza sizden mi geçmiştir?
Bir çocuğunuz daha olursa onda da epilepsi gelişme ihtimali var mıdır? Her iki soruya da verilebilecek cevap büyük oranda hayır olacaktır. Ancak hem anne hem de babanın ailesinde epilepsi olduğuna dair bulgu, ya da tek bir tarafta epilepsi hikayesi ile birlikte anne-baba akrabalığı varsa ve özel bazı epilepsi türlerine sahiplerse kalıtımın rolü olduğu söylenebilir. Bu konuda her hastanın kendi içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu yüzden bu konuda daha fazla bilgi almak için doktorunuzla görüşmeniz tavsiye edilir.

Epilepsi nöbetleri nasıldır?
Elektriksel bozukluk eğer beynin sadece bir kısmını etkilerse "parsiyel nöbet" dediğimiz nöbet tipi oluşur. Parsiyel nöbetlerin en sık görülen türü şuur kaybı ile birlikte olan "kompleks parsiyel" nöbetlerdir. Kişi sersemlemiş ve şaşkın bir haldedir, gözlerinin önünde benekler görebilir, kulakları çınlayabilir, mide bulantısı olabilir, elbiselerini çekiştirebilir, ellerini kollarını anlamsızca oynatır ve yaptıklarının farkında değildir. Genellikle nöbet geçtikten sonra da olanları hatırlamaz.

Başka bir parsiyel nöbette belli bir kas grubunu (örn: bir kolu veya yüz yarısını) kontrol eden beyin bölgesinin etkilenmesi ile olur. Nöbet esnasında sadece o kas grubu etkilenir ve kontrol edilemeyen hareketler yapmaya başlar, bu olaydan başka hiçbir kas grubu etkilenmez ve şuur kaybolmaz (basit parsiyel, fokal motor nöbetler).

Bütün beyin etkilendiğinde ise sonuç jeneralize nöbettir. Jeneralize nöbetin bir çeşidi jeneralize tonik-klonik nöbettir (grand-mal). Grand-mal nöbet geçiren bir kimse aniden şuurunu kaybeder ve yere düşer, kasları kasılır sonrada bütün vücudu sarsılmaya başlar, ağzından köpük gelebilir, dilini ısırabilir, idrar ve kakasını kaçırabilir, dudaklarında, yüzünde, ellerinde morarma olabilir. 1-5 dakika sonra çırpınma hareketi durur, arkadan bazen uyuklama veya yorgunluk dönemi başlar, bundan sonra kalkıp daha önce yaptığı işine devam eder.

Başka bir jeneralize nöbet tipi dalma (absans, petit-mal) nöbeti olarak bilinenidir. Bu nöbet o kadar kısadır ki, hissedilmeden geçebilir. Absans nöbeti geçirenler hayal kuruyormuşcasına çevrelerine birkaç saniye anlamsız gözlerle baktıktan sonra yaptıkları işlerine devam ederler. El kol hareketi yoktur, kişi kısa bir zaman için şuurunu yitirmiştir. Tedavisiz kalırsa bir gün içinde defalarca tekrarlayabilir. Bu tip nöbetler çok kısa süreli olduğundan aile tarafından pek önemsenmeyebilir veya farkedilmeyebilir.

Nöbetlerin peşpeşe gelmeleri haline "status epileptikus" denir. Hayati tehlikesi olan bu durumda hastanın acilen hastaneye kaldırılması gerekir.

Her epilepsi nöbetinde şuur kaybı olmayabilir. Bazı nöbetler de sadece uykuda görülebilir. Burada anlatılanlar en sık görülen nöbet tipleridir. Epilepsinin başka tipleri de vardır.

Hastalığın teşhisi
En ideali hastanın nöbetini doktorun görmesidir. Ancak çoğunlukla bu mümkün olamaz, bu nedenle doktorunuz önce nöbeti gören kişiler ve anne-babadan nöbetin başlangıcı, sıklığı ve özellikleri hakkında ayrıntılı bilgi alır. Ayrıca gebelik, doğum, çocuğun gelişimi ve diğer aile bireylerinde nöbet olup olmadığı konusunda bilgi isteyecektir. Ayrıntılı bir nörolojik muayeneden sonra bazı laboratuvar tetkiklerine ihtiyaç doğabilir. Bunların başında elektroensefalografi (EEG) gelir. Bunun yanısıra beyin tomografisi (CT), manyetik rezonans (MRI), uzun süreli EEG-video monitorizasyon ve çeşitli biyokimyasal ve metabolik tetkikler (kanda, idrarda ve beyin-omurilik sıvısında) gerekli olabilir. Bu tetkiklerin hiçbirisinin hasta açısından önemli bir tehlikesi yoktur. Aksine bu nöbetlerin nedenini bulmak, epileptik olmayan diğer bazı nöbetlerden ayırdedebilmek için gereklidir.

Doktorunuz epilepsi teşhisini kesin bazı deliller olmadan koymaz. Uzun süreli en az 4-5 yıllık, belki de ömür boyu sürecek ciddi ve zahmetli bir tedaviyi gerektirdiğinden teşhisi koyarken çok dikkatli davranmalıdır. Bu aşamada doktor aile işbirliğinin çok büyük önemi vardır.

Nöbet anında yapılması ve yapılmaması gerekenlere ilişkin bazı basit kurallar
Büyük bayılma şeklinde nöbet geçirmekte olan çocuğunuza yapılacak şey onu olabilecek zararlardan korumak ile sınırlıdır.
Sakin olun, çocuğun yanından ayrılmayın, yardım gerekiyorsa bir başkasını bu işle görevlendirin.
Çocuğu yere yatırın, etrafındaki sivri maddeleri ortadan kaldırın.
Çocuğu yan döndürüp tükrüğünün dışarı akması ve daha rahat nefes alıp vermesi için başını hafif yana arkaya eğin.
Elbiselerini gevşetin, şayet takıyorsa gözlüklerini çıkartın, hastanın dilini ısırmasını engellemek amacıyla elle veya bir cisimle çeneyi açmaya çalışmayın, ağzına hiçbir şey koymayın. Ancak ağızdaki yiyecek maddelerinin çıkartılması yararlı olur.
Üzerine su dökmeyin, zorla nefes aldırmaya çalışmayın, çocuğu sallayarak ya da yüzüne vurarak, bazı maddeler koklatarak uyandırmaya çalışmayın.
Nöbet esnasında ilaç vermeye çalışmayın, doktorunuzun önerileri dışında kendi kendinize nöbetin geçmesine yönelik hiçbir şey yapmayın.
Unutmayın ki nöbet sonrasında çocuk yorgun, ne yaptığını bilmez haldedir, bu aşamada elinizden geldiğince sakin bir şekilde teskin ederek bu durumun düzelmesini bekleyin, güven verici olun.
Nöbetler hakkında verebileceğiniz tüm bilgiler hem çocuğunuza, hem de doktorunuza yardımcı olacağından dikkatli bir gözlem daha sonra doktorunuzun sorularını cevaplamada çok işe yarayacaktır.
Akıllıca gözlemek akılsızca müdahele etmekten daha yararlı olacaktır.
Nöbet 10 dakikadan uzun sürerse ya da kısa bir süre sonra tekrarlarsa doktorunuza haber verip tavsiyelerine uyun ya da en yakın sağlık merkezine başvurun.
Unutulmamalıdır ki tehlikeli görünümüne rağmen epilepsi nöbeti öldürücü değildir.

Epilepsi tedavi edilmeli mi?
Epilepsi, mutlaka doktora başvurulmasını ve doktorun gerekli gördüğü sürece kontrol altında kalınmasını gerektiren bir hastalıktır. Bu epilepsinin ömür boyu devam edeceği şeklinde algılanmamalıdır. Epilepsinin bazı türleri hasta belli yaşlara geldiğinde kendiliğinden tamamen düzelebilirler ve bunlarda ilaç tedavisine gerek duyulmabilir, ancak bu kararı doktor vermelidir. Ülkemizde maalesef epilepsi hastalığı doktor olmayan kişiler tarafından tedavi edilmeye çalışılmaktadır.
Nöbetlerin tekrarlaması ve status epileptikus hali, beyinde oksijensiz kalmaya bağlı bazı etkilere yol açabilir ve her nöbet bir sonra kinin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Tedavisiz kalan küçük nöbet türlerinin bir süre sonra büyük nöbetlere dönüşmesi olasıdır ve nöbet geçirme anında hastanın maruz kalabileceği tehlikeler vardır. Bunlar, merdivenden düşme, kişi sokakta ise trafik kazası, suda boğulma, vb.dir. Yukarıda sayılan tüm bu nedenlerle epilepsi mutlaka müdahale edilmesi gereken bir durumdur.
Epilepsinin en önemli tedavi şekli ilaç tedavisidir. Epilepside kullanılan ilaçlar beyin hücrelerinin aşırı uyarılma durumunu baskılayarak nöbetlerin oluşunu engeller. Epilepsi ilaçları hergün, önerilen dozda ve saatlerde çok düzgün bir şekilde kullanılmalıdır. Anne-babaların sık yaptıkları yanlışlıklar; *örneğin sabah dozu unutulduğunda akşam her iki dozun birlikte verilmesi veya *dozların çok dakik verilebilmesi amacıyla çocuğun uyku düzeninin bozulması gibidir. Bu uygulamalar hastaya yarar sağlamaz. İlacın veriliş saatlerinde yapılacak 30-60 dakikalık oynamaların zararı yoktur.
Doktorunuz çocuğun yaşını, kilosunu, nöbet tipini göz önüne alarak ilaçları seçmiştir. İlaçları düzenli ve doktorunuzun tarif ettiği gibi kullanmanız çok önemlidir. Kullanılan bu ilaçların hastalığı tamamiyle geçirmediğini, ancak nöbet gelmemesini sağladığını ya da sayısını azalttığını bilmelisiniz. Bu nedenle aylardır nöbet olmuyor diye ilaç miktarını azaltmamalı ya da çocuğunuza vermekten vazgeçmemelisiniz. İlacın ne zaman kesileceğini ya da değiştirileceğini ancak doktorunuz bilir. Bazen kullanılan tek bir ilaç nöbeti kontrol altına alamayabilir. O zaman doktorunuz ikinci, bazen de üçüncü ilaç ilave edecektir. Çocuğunuzun geçirdiği nöbetlerle ve aldığı ilaçlarla ilgili kayıt tutarak doktorunuza yardımcı olabilirsiniz.

Epilepsi tedavisinin düzgün bir biçimde sürdürülmesi halinde de nöbetler devam edebilir. Tıbbın dev adımlarla ilerlediği dünyamızda hiçbir hekim epilepsili bir çocuğun anne-babasına tedavi ile nöbetlerin %100 kaybolacağını garanti edemez. Nitekim dünya istatistiklerine bakılacak olursa uygun tedavi şartlarında hastaların %60'ında nöbetlerin tümüyle ortadan kalktığı, %20'sinde tüm tedavi seçeneklerine rağmen nöbetlerin devam ettiği görülmektedir. Anne babanın hiç aklından çıkarmamaları gereken bir nokta, epilepsi çağdaş tıbbi tedavi yöntemleriyle yeterince kontrol altına alınamıyorsa orta çağın büyücülük yöntemleriyle hiç durdurulamaz.

Halen ilaçla tedaviye cevap vermeyen belli epilepsi türlerinde ülkemizde cerrahi tedavi olanakları geliştirilmektedir.

Epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların yan etkileri var mıdır?
Evet, hastalıkların tedavisinde kullanılan tüm ilaçların olduğu gibi epilepsi tedavisinde kullanılan ilaçların da (özellikle uygun kullanılmadıkları zaman) hastada bazı yan etkileri olabilir. Unutulmamalıdır ki doktorunuz çocuğunuzun tedavi şemasını düzenlerken uygun gördüğü ilaçların yan etkilerini en az düzeye indirecek şekilde belirler.

Bazı epilepsi ilaçları tedavinin başlangıcında uyku hali, sersemlik, dengesizlik, ciltte döküntüler gibi yan etkilere neden olabilir. Doktorunuz bu tür yan etkilerin görülmememesi için ilaçları küçük dozlarda kullanmaya başlayarak zaman içinde doz artırmayı tercih edecektir. Bazen de tedavinin ilerleyen yıllarında iştah artışı, şişmanlama, saç dökülmesi, diş etlerinde kabarma, aşırı hareketlilik, kıllanma vb. gibi yan etkiler görülebilir. Doktorunuz, kullanılan ilacın çocuğunuzda yarattığı yan etkileri ve onun epileptik nöbetler üzerindeki etkisini yakından ve bilinçli olarak izleyen kişi olduğundan uygun aralıklarla muayene ve gerekli laboratuvar tetkikleri ile çocuğunuzu koruyacak önlemleri alacaktır. Bu durum "komşu çocuğuna iyi gelen ilacın" sizin çocuğunuz için kullanılmaması gerekliliğini anlatan en önemli sebeplerden biridir.

Epilepsi tamamen geçer mi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek imkansızdır. Çoğu vakada bu durum ergenlik çağına gelindiğinde geçebilir. Diğer vakalarda ise nöbetler maalesef hayat boyu sürer. Her bir birey için gelecekteki durumu şimdiden tahmin etmek mümkün değildir. Eğer çocuğunuzda nöbetler arka arkaya 2-4 yıl görülmezse, doktorunuz yapacağı genel bir durum değerlendirilmesinden sonra vereceği kararla ilacı 6-8 ay gibi uzun bir sürede kesebilir. Böylece olayın tekrarlanıp tekrarlanmayacağı beklenebilir. Nöbetler tekrarlamayabilir, ancak tekrarladıkları takdirde yeniden ilaç tedavisine geçilecektir.

Epilepsi çocuğun hayatını etkiler mi?
Epilepsi kesinlikle utanılacak bir hastalık olmadığından çocuğunuzla çok sık görüşen ya da birlikte vakit geçiren insanların durumu bilmelerinde hiç bir sakınca yoktur. Önemli olan çocuğunuzun epileptik olması dışında hiçbir farkın bulunmadığının bilinmesidir. Çocuğunuzun sorumluluğunu sizlerle birlikte paylaşan öğretmeni, okul hemşiresi, servis sürücüsü, antrenörü vb. gibi büyüklerin ve çok yakın bazı arkadaşlarının da epilepsi konusunda hiç olmazsa genel bir bilgiye sahip olmaları gerekir. Ne olup bittiğini bilmeyen kişiler böyle bir nöbeti seyretmekle korkabilir ve çocuğunuza yardım edemeyebilirler.

Öncelikle vurgulanması gereken nokta epilepsinin ruh ve akıl hastalığı ile hiçbir ilgisi olmadığıdır. Epilepsili çocukların çoğu normal zekaya sahiptir. Bazıları okulda ortalamanın üzerine bile çıkarlar. Epilepsinin ağır beyin hasarı ile birlikte olduğu bazı durumlarda (%20) zihinsel gelişme bozulabilir.
Epilepsinin çocuğunuzun hayatını bazı konularda etkileyeceğini kabul etmelisiniz. Pilot olamaz, yükseklerde çalışamaz ama üniversite dahil olmak üzere istediği okula gidebilir. Doktor, avukat, iş adamı, profesyonel sporcu, balerin, fizikçi olmaması için hiçbir neden yoktur. Epileptik insanlar evlenebilir, çocuk sahibi olabilir ve normal bir hayat yaşayabilir. Gerçekten çocuğunuzun yapamayacağı çok az şey vardır.

Dünyanın tarihi gidişini değiştiren nice ünlü insan epileptikti. Örneğin Julius Sezar, Büyük İskender, Napoleon Bonaparte gibi generallerin bu tür kişilerden olduğuna inanırmıydınız? Bu kişiler o dönemde günümüzün tıbbi bilgilerine sahip olunmamasına rağmen pek çok iş başarmışlardır. Ayrıca Dostoyevski, Gustave Flaubert ve Dante gibi büyük yazarlar, adına ödüller verilen Alfred Nobel, Tchaikovsky, Van Gogh, Buddha ve St. Paul de epileptikti.

Dikkat edilmesi gereken hususlar var mı?
Epilepsili çocuğunuzun da herkes gibi dengeli beslenmeye gereksinimi vardır. Hastalığından dolayı fazladan vitamin ve mineraller almasına gerek yoktur. Kolalı ve alkollü içecekler, çikolata, boyalı şekerlemeler, çay, kahve aşırı miktarda alınmamalıdır. Işığa duyarlı epilepsi türlerinde çocukların çok yakın mesafeden karanlık odada televizyon seyretmesi, bilgisayar oyunları ile uzun süreli oynaması engellenmelidir. Diğer epilepsi türlerinde böyle bir kısıtlamaya gerek yoktur. Ayrıca aşırı uykusuzluk, ateşli hastalıklar, güneş altında uzun süre kalmak, uzun süren açlık ve kafaya gelebilecek darbeler gibi bazı durumlar nöbetin ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir. Bunlardan kaçınılmalıdır.

Spor yapabilir mi?
Çocuğunuzun pozitif tarafının belirgin olmasına gayret ediniz. Her insanın bir kuvvetli tarafı vardır. Çocuğunuzun o tarafını geliştirirseniz kendine güveni artar. Sporda, müzikte, resim çizmede ve benzer konularda yeteneği varsa, özendirilmelidir. Hastalığı bahane ederek, çocuğunuzun yapabileceği sporları ve işleri ihmal etmesine müsade etmeyiniz. Düzenli fizik faaliyet herkes için yararlıdır. Gerçekten de epilepsili hastalar spor faaliyetlerine katıldıkları zaman kendilerini daha iyi hissettiklerini ve daha az sayıda nöbet geçirdiklerini söylemektedir. Spor faaliyetlerine katılmakla sağlanan faydanın, yine aynı nedenle ortaya çıkabilecek tehlikelerden kat kat üstün olduğu açıktır.


Tehlike herkesin hayatında şu veya bu zamanda mevcuttur. Bu tehlike epilepsi hastasında zaman zaman sıradan bir hastanınkinden daha fazla olabilir ama, hastanın normal hayattaki faaliyetlere katılmasıyla sağlanacak fayda bu tehlikenin göze alınmasına yol açacak kadar fazladır. Özellikle çocuklarda olmak üzere hastanın diğer insanlarla karşılıklı ilişkiler kurması ve onların yaptıklarını yapması, onun diğerlerine ihtiyacı olmayan, üretken bir büyük olması yolunda atılacak çok önemli bir adımdır. Nöbetleri kontrol altındaki çocuklar gerekli, mantıklı önlemler alındığı takdirde spor yapabilirler. Aletli jimnastik, ağır fiziksel efora yol açan aktiviteler ve sık kafa darbelerine açık olan sporlar epilepsisi olan çocuklarda tercih edilmemelidir. Bisiklete trafiğin yoğun olmadığı alanlarda, mutlaka kask takarak binmelidir. Yüzme ve sörf türü sporlar ancak çocuğun durumunu bilen bir erişkinin gözetiminde yapılmalıdır. Tenis ve futbol, tramplen atlamadan daha güvenli sporlardır.


Araba kullanabilir mi?
Epilepsililerin trafik kazası yapma ihtimali az da olsa diğer normal sürücülerden fazladır. Ancak bu risk diabet gibi kronik hastalığı olanlardan daha fazla değildir. Amerika'da yapılan bir çalışmaya göre epilepsili sürücülerin sebep olduğu trafik kazalarının %27 sinin nöbetlerden ileri geldiği, geri kalan kazaların ise alkol ve uyuşturucu kullanımına bağlı olduğu belirlenmiştir. Çocuğunuzun nöbetleri en az 2 yıldır (bu süre ülkelere göre değişmektedir) kontrol altında ise doktorunuzdan alacağınız izin ile (18 yaşını bitirmişse ve ehliyeti varsa) araba kullanmasında sakınca yoktur.

Anne-babalara özel not
Çocuğunuzun durumunu değerlendirmede gerçekçi olmaya gayret ediniz. Çocuğunuza karşı anlayışlı olunuz. Çocuğun kendisini epileptik değil de epilepsisi olan (diabeti, hipertansiyonu, tüberkülozu olan vb.) bir kişi olarak görmesini sağlayınız.

Genellikle pek çok epilepsili çocuğu davranış ve kişilik açısından diğer çocuklardan ayırt etmek mümkün değildir. Epilepsi nöbetleri genellikle dış faktörlerden etkilenmezler ve ansızın ortaya çıkarlar. Çocuğun üzülmesi, isteğinin yerine getirilmemesi, iştahsızlık, çok terleme veya terli halde su içme gibi durumlar nöbetlerin oluşmasında rol oynamazlar. Bu nedenle anne-babanın kendilerini suçlamalarına ve aşırı koruyucu ve kollayıcı davranmalarına gerek yoktur. Bu tutum çocuktaki girişimciliği önler ve aşırı korunan bir çocuk toplum içinde anne-babası gibi koruyucular bulamayacağı için geçimsiz bir erişkin olmaya adaydır. Aşırı koruma epileptik çocuk için olduğu kadar, kardeşleri tarafından kıskanılmasına yol açacağından aile içi sorunlar da yaratacaktır. Epileptik çocuğunuza ilginiz, diğer çocuklarınıza olan ilginizden az veya çok olmamalıdır. Ona özel muamele yapmayın. Sevginizi, disiplin anlayışınızı, dikkat ve ihtimamınızı eşit bölüştürün. Birine bir sorumluluk verdiğiniz zaman, diğerlerine de ona benzer bir sorumluluk verin. Şüphesiz bu sorumluluklar yaşlarına ve yeteneklerine uygun olmalıdır. Epilepsisi olan çocuğunuza gereğinden fazla ilgi göstermeye gerek yoktur. Ailenin tüm fertleri bu durumu olgunlukla ve tebessümle karşılamalıdır. Çünkü koşulacak mesafe uzundur.

Çocuğunuz için her şeyin mükemmel olmasını isteyen sizler için epilepsi tanısı önceleri bu rüyanızı yıkan kabus gibidir. Çoğu anne-baba gibi siz de kendi kendinize "Neden benim çocuğumun epilepsisi var?" diye soruyor, bazen kızgınlık, bazen korku, bazen de suçluluk duyuyorsunuzdur. Bunları hissetmeniz gayet doğaldır. Hislerinizi yenmeye çalışmanız çocuğunuza yardım etmenizi kolaylaştıracak ve ailenin beraberce olgunlaşmasını ve yakınlaşmasını sağlayacaktır. Anne baba hislerini kendi aralarında açıkca konuşmalı ve gerekirse doktorundan yardım istemelidir.

Çocuğunuza karşı karşıya kaldığı sorunu anlatırken yaşını dikkate alın. Çocuğunuz nöbetlere yol açan bir hastalığı olduğunu bilmelidir. Olayın nedenlerini anlayabileceği kadar anlatın. Üç-dört yaşlarındaki çocuklar bile beynin vücudumuzun merkezi olduğunu ve değişik organlarımıza yapılmasını istediği şeyler hakkında emirler gönderdiğini anlayabilirler. Ancak bazen beynin gönderdiği acayip emre vücudumuz uymak istemese bile itaat etmek zorundadır. İşte kasılmaların nedeni budur. Ancak çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun sorunun hem bugün hem de yarın geçmeyeceğini öğrendiği zaman hissedeceği olumsuz duygulara karşı onu rahatlatmak zorundasınız. Size "Neden ben?" diye soracaktır. Sizin olayı kabullenmedeki beceriniz, gerek kendi gerekse çocuğunuzun hislerini kontrol edebilmeniz, çocuğunuzun söz konusu duruma karşı reaksiyonunu çok etkiler. Bu aşamada kendisi gibi krizleri olan bir çocukla buluşturmanın kendisine güvenini artırması açısından büyük yararı olacaktır. Bir kez daha vurgulayalım: kızmak, suçluluk hissetmek veya gelecekten korkmak gayet doğaldır. Her sorununuzu doktorunuzla görüşünüz.

Epilepsi bir derttir, ancak dünyanın sonu demek değildir. Siz çocuğunuzdaki epilepsiyi yok saymaz, bundan ürkmez, bu durumu mutluluğunuzu alt üst eden bir felaket olarak görmezseniz çocuğunuzun ruhsal ve fiziksel sağlığı açısından gerekli temel koşulları oluşturabilirsiniz. Ancak bu koşullarda doktorunuz bilgi ve becerisini başarılı olarak uygulayabilir. Tıbbi durumunuzu konuşacağınız tek kişi doktorunuz olmalıdır. Her şeyi tek başınıza çözmeye çalışmak sizin için zor olacaktır. Böyle davranmak zorunda değilsiniz. Çevrenizde dostlarınız var. Ayrıca unutmayınız ki her çocuk gelecekte, toplum içinde kendi yerini alacaktır. Ona sorunu ile barışık yaşamayı öğretebilirseniz, topluma mutlu ve başarılı bir insan kazandırmış olursunuz.

Yazar & Kaynak: Dr. Güzide Turanlı
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Nöroloji Uzmanı
 


Yorumları Oku (0) ...
 
Yatırım Teorisi

  

Kapalı bir ekonomide milli gelir ve istihdam düzeyini belirleyen iki harcama kalemi vardır: Yatırım (I) ve Tüketim harcamaları (C). Yatırım harcamaları tüketim harcamalarına nazaran daha çok dalgalanmalar gösterir ve çarpan etkisi (multiplier effect) ile milli gelir ve istihdam üzerinde daha geniş etkiler yapar. Böylece yatırım yoluyla yaratılan gelir bu amaçla yapılan harcamalardan birkaç daha fazla olmaktadır.

Yatırım Teorisi

Kapalı bir ekonomide milli gelir ve istihdam düzeyini belirleyen iki harcama kalemi vardır: Yatırım (I) ve Tüketim harcamaları (C). Yatırım harcamaları tüketim harcamalarına nazaran daha çok dalgalanmalar gösterir ve çarpan etkisi (multiplier effect) ile milli gelir ve istihdam üzerinde daha geniş etkiler yapar. Böylece yatırım yoluyla yaratılan gelir bu amaçla yapılan harcamalardan birkaç daha fazla olmaktadır.

Yatırım: Belli bir dönemde bir ekonomide mevcut sermaye malları ve teçhizat stokuna yapılan net ilavedir.Eskime ve aşınma bedeli (depreciation) kadar yatırıma telafi edici(ikame) yatırım denir.Menkul değerlerin (hisse senedi,tahvil..) satın alınması yatırım değildir; çünkü yeni üretim kapasitesi yaratmamıştır.


Hangi Harcamalar Yatırım Harcamalarıdır?
Alet, makina, teçhizatgibi sermaye mallarına

Bina, yol, köprü, baraj ve benzeri inşaatlara

Firmalarca depolarında bulundurdukları ham, yarı ham ve mamul mallara (bu üçüne envanter ya da stok da denir) yapılan harcamalar yatırım harcamalarıdır.

Otonom (autonomous) yatırımlar milli gelirdeki değişimlerden etkilenmezken uyarılmış (induced) yatırımlar etkilenir.

Sermayenin Marjinal Etkinliği (marjinal efficiency of capital):
Bir firmanın yatırım konusunda vereceği karar şu üç değişkene bağlıdır:

Yatırım için gerekli bina, makina teçhizatın arz fiyatı

Yatırımdan ömrü boyu getirmesi beklenen hasılat,

Cari faiz oranı

NOT: Bizim kitapta yatırımı real interest rate, sales, business confidence etkiler deniyor.
İleriki bir dönemde elde edilecek hasılatın bugünkü değerini hesaplamak için

K = R / ( I + i )t

formülü kullanılır.K bugünkü değeri R ileride elde edilecek geliri, i faiz oranını, t de dönemi göstermektedir.

İşte yatırımın ömrü boyu getireceği hasılat tahmin edilip onun bugünkü değeri hesap edilir ve buna R denirse, R'nin şu an yatırım mallarına yapılan harcamalardan fazla olması gerekir ki girişimci yatırım yapsın.

Sermayenin marjinal etkinliği sermaye malından ömrü boyu getirmesi beklenen hasılat dizisinin bugünkü değerinin söz konusu sermaye malının arz fiyatına eşitleyen iskonto oranıdır, r ile gösterilir.Yatırım yaparken r ile cari faiz oranı(i) karşılaştırılır. r > i olduğu sürece yatırım yapılır.

Yatırımlar arttıkça üretimde sermayenin payı artacak ve azalan verimler kanunu harekete geçecektir.

Eğer yatırımlar belli bir kesime yapılıyorsa diğer koşullar sabitken arzın artması o kesimde üretilen malların fiyatlarını düşürecektir.

Yatırımlar arttıkça yatırım mallarının fiyatları yükselecektir.

Tasarruf - Yatırım Eşitliği

Keynes S = I eşitliğini gelir ve harcamalarda meydana gelen değişmelerle açıklar (Klasik iktisatçılar faiz ile açıklıyordu). Yatırımı üretim kapasitesi ve sermaye mallarını yaratmak için yapılan harcamalar olarak düşündüğümüzde yatırım olayının harcamalar ile başladığını anlarız.Örneğin 10 milyar liralık yatırım yapacak kişi bu 10 milyarı çeşitli yerlere(arsa, demir, çimento) harcar. İşte bu harcama girişimciye gerekli mal ve hizmeti verenlerin geliri olacaktır.Fakat bu kişiler elde ettikleri gelirin tamamını harcamayacak bir kısmını tasarruf edecekitir. Tasarruf etmeyip harcadıkları kısım bir üçüncü kişi ya da kişilerin geliri olacakonlar da bir kısmını harcayıp bir kısmını tasarruf edecektir.Sonuçta yatırım harcamaları kendisi kadar bir tasarruf artışı sağlayacak S=I eşitliği kurulacaktır.
Diğer bir ifade ile tasarruflar yatırımın bir fonksiyonudur ve yatırımın artması tasarrufları artırırken azalması tasarrufların da azalmasına neden olur.

Tasarruf Paradoksu

Yatırım harcamaları milli geliri artırıcı istihdam hacmini yükseltici bir etki yapar.Tasarrufların böyle bir etkisi yoktur.Kısa dönemde milli geliri azaltııcı etki yaparlar. Ancak yatırımlara gerekli fonu hazırlayan tasarrufların yatırımlara dönüşerek uzun vadede gelir ve istihdam artırıcı unsur oldukları açıktır.

Yatırım Çarpanı (çoğaltanı)

İlke olarak bir ekonomideki bağımsız tüketim harcamaları ile otonom yatırım harcamaları kendilerinin birkaç katı oranında gelir ve istihdam hacmi yaratmaktadır.Buna çarpan ya da çoğaltan etkisi (multiplier effect) denir.Tüketim harcamalarını bir yana bırakırsak yatırım harcamaları ile ilgili iki ütür çarpan vardır:

Basit Çarpan : Yatırım çarpanı formülü:
k = 1 / ( 1 - deltaC / deltaY )

deltaC / deltaY hatırlayacağınız gibi marjinal tüketim eğilimi(MPC)dir ve yatırım çarpanı ile doğru orantılıdır. Ancak yatırım çarpanının milli gelirde artış sağlayabilmesi için ekonominin eksik istihdamda olması gerekir (bak Eksik İstihdam )


Süper Çarpan: Yatırım gelirleri birkaç kat artırdığında bu artışın mal ve hizmetlere olan talebi de artırır. Bu artış yeni yatırımlara yol açar.Bu yeni yatırımların( ki bunlar uyarılmış yatırımlarıdır) da tekrar milli geliri birkaç kez artıracağı kolayca anlaşılır.Süper yatırım çoğaltanı formülü:
ks = 1 / ( 1 - deltaC / deltaY - deltaI / deltaY ) olur.

Burada I uyarılmış yatırımlardır.

Hızlandıran Prensibi:

Bir ekonomide belli bir dönemde bir önceki döneme nazaran nihai tüketim mallarına olan talepte meydana gelen artış yatırım mallarına olan talepte çok daha fazla bir artışa yol açmaktadır. İşte bu etkiye hızlandıran prensibi(acceleration prenciple) denmektedir.

Denge Geliri, Deflasyonist Açık ve Enflasyonist Açık
Kapalı bir ekonomide(ithalat ve ihracat yok) toplam talebin tüketim ve yatırım harcamalarından (C +I ) oluştuğunu söylemiştik. Ayrıca otonom harcamalardaki( I, G, X ) artışın toplam talebi de (çoğaltan etkisiyle) artıracağını belirttik.

 


Yorumları Oku (0) ...
 
Aforizmalar, Yorumlama ve Eleştiri

I Kötüceyim, İyice… Aforizmalar öyle şeylerdir ki, söylenmek istenenlere dilmaçtırlar. Bir kitap dolusu cümle yığınını en çok on cümlede ve indirgemeksizin özetlemeyi mümkün kılarlar. Deyişsel bir yaklaşımla da aforizmalar öyle cümlelerdir ki, yaşamın dişleri için bile çok sertlerdir. Söyleyen kişinin zekâsına ışık tutması bir yana, kişinin yer aldığı akımı, taşıdığı alüvyonları ve ait olarak ya da olmayarak sahip olduğu kutsalları bizlere yankılar.

Önemli özellikleri içerisindeki en önemsiz olanın geniş kipli cümleler olması gereğidir ki günümüzde bir cümlenin bilgelik alameti bir vuruculukta olması, cümle geniş zamanlı olmasa da aforizma denebilmesi için yeterli görülmektedir. Bir önceki cümlenin bize söylediği gibi vuruculuk, bir aforizmanın en önemli özelliğidir. Duyan kişi üzerindeki etkisini anlatabilmek için de hepimizin hayatımızda –özellikle de erken yaşlarımızda- en az bir kere yaşadığımızı düşündüğüm bir anı gözünüzde canlandırmanızı isteyeceğim. Yapmamamız gereken ya da istenmeyen bir durumda kaldığımızda onca söz yeriz ve deriz ya; Bunca lafı söyleyeceğine dövseydi daha iyiydi diye, işte aforizmaların vurucu gücü de etki ve düzey bakımından aynen böyledir. Eşekten düşmüş karpuza benzetmek aforizmaların ilk izlenimidir ki bu aşamada bir miktar bilgi birikimine sahip olmak yeterlidir. Derinliğini ise ancak yorumlama yetisine sahip insanlar görebilir.

Mürekkebin nereden alındığı değil, onunla ne yazılacağıdır önemli olan…

İnsanların nereden geldikleri değil, nereye gidecekleridir önemli olan…

Bu iki deyişi ele aldığımızda bu cümlelerin ilk izlenimleri aynı anlamlara çıkabildiği yönündedir ama yorumlamaya kalkıştığımızda, her insan kendi yetisince bir mesafe kaydedeceğini söylemek farzı mahaldir. İster bismillah çekerek isterseniz de rastgele diyerek çıkın yola keskin bir espri, mecaz ya da paradokslarla örülü olması nedeniyle aforizmalar, yol buldurucu kırıntılardır bizler için.

Gidenlerin ardından bize kalanlardır çoğu zaman ki bunun sözlük anlamı da mirastır. Ardıl olmak ise maddi ya da manevi fark etmeksizin sadece sahiplenmeyi değil, sahip olduğunla üretebilmeyi de gerektirir ve yorumlama da bunun için gereklidir.

Bir fikir duyduğumuzda hafiften bir kıskançlık duymanın etkisiyle de hayıflanarak, keşke benim fikrim olsaydı deriz ya, aforizmalarda da aynı şeyi yaşarız. Zeki olmak, değilsek de görünmek isteriz hepimiz ve bu tip sözleri söyleyebilenlere hayranlık duyarız. Düşünsenize “bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır” sözünü Nietzsche’nin değil de sizin söylediğinizi. Bu lafı duyup da “bu hariç bütün genellemeler doğrudur” dememek elde değil ve bunu bugüne kadar bir kere bile düşünmediyseniz ne mutlu bana…

Oyun bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya atılır…

Hayatımız boyunca birilerinin ortaya attığı fikirleri sorgusuz sahiplenme hatasına düşer kraldan çok kralcı olmaya gönüllü yazılırız ki bu kimse tarafından yazılmayacağımızın garantisidir. Örneğin Marks’ın ortaya attığı fikirlere sarılıp Marksist olup, yorumlama ve devamında eleştiri yapamadığımız için satranç tahtasındaki herhangi bir taş oluruz. Satrancı oynayan olmak ise aklımızdan dahi geçmez. Burada örnek olarak rol kapan Marks’ın bir Marksist olmadığını düşünürsek, günümüzde dahi sıklıkla anılmasının rastlantıdan çok zekâsı ve üretmesi olduğunu söylemek mümkündür.

Aforizmaları ortaya atanların unvanları düşündüren, okuyanların unvanı düşünen olmalıyken ve bu her düşünen bir düşündüren olmalıdır şeklinde bir döngü olarak devam etmeliyken düşünme gribi devreye giriyor ve sistemi, devinimi tamamen etkiliyor. Düşünme gribinin aşısı ise okumak, okuduğunu da yorumlamaktan geçmektedir. 

Bazen “babamın bir lafı vardı” gibisinden cümleler kurabilmek insanı gerçekten çok güçlü kılabilmektedir. Geçmişten günümüze gelen sözler olduğu gibi bizim de geleceğe bırakacağımız sözlerin de olması gerektiği çoğumuzun aklına gelmez ancak hepimiz atasözlerine ya da aforizmalara ihtiyaç duyarız. Üretilen ve yitirilen, özetle de yazılamayan onca söz vardır ki, düşündükçe insanı üzen. Aforizmaların geleceğe kalıp kalamayacakları ise sadece söylendiği zamanı ilgilendirmeyen sözler olmasında saklıdır ve neticeyi de nihayetinde zaman gösterir. Ancak bu durum bizim üretimimizi engelleyen bir durum değildir. Aforizmal deyişler üretebilmek ise yarınlara kalabilmenin görece kolay bir denemesidir…

Deyişsel denemelerimi paylaşmadan önce sizlerden ricam lütfen aforizma, atasözü, deyiş, vecize, ...vb. adına her ne denirse okuyun ve de üretmeye çalışın. Bunu çok seveceğinizi ve kendinizi zeki hissedeceğinizi garanti edebilirim. Diğer katkılarını ise pratik size gösterecektir. Son isteğim ise kendi deyişlerinizi de yorum bölümünde paylaşmanız… Bence çok güzel olacak!

    * İnsan, 1 Nisandır; Bazen en eşeğinden bazense kakaya dönüşen ama nihayetinde gülmek ve güldürmek için meydana gelen...
    * Akrebin yelkovanı sokuşu gibi sokar bizi zaman ve zaman geçmekte, ölmektedir insan…
    * İnsanlara onları ne kadar sevdiğinizi sadece ölüm döşeğindeyken söylemeyin. Bu onların daha mutlu ölmesini sağlayabilir belki, ancak daha mutlu yaşamalarını değil…
    * Her insan bir mucizedir; Sadece, gerçekleşebilmesi için umudu kesmeniz gerekir!
    * Geçmişe hapsolmuş, geleceği saplantı haline getirmiş insanlar, anlamlı bir hayat sürebilirler ama mutlu değil...
    * İnsanların umuda ihtiyaçları, korkuyaysa güvenleri vardır ve korktukları için umut ederler...
    * Rüya görmek için uyku görmek, rahat görmek içinse pek uyumamak gerekir.
    * Günü geldiğinde herkes mutlu bir hayat ile anlamlı bir hayat arasında seçim yapmak zorunda kalacaktır...
    * Aşk, iki delinin iki ayrı daktilo başında aynı şeyleri yazmasını beklemektir...
    * Karar; aklın durması halidir…
    * Zaman öldürülme tehlikesi nedeniyle zam yapar bizler de kemerlerimizi sıkmamız gerektiğini düşünürüz…
    * Yarının sorunlarını dert etmek cümlesinde görebildiğim tek bir kelime varsa o da derttir…
    * Aynı denizde iki balık, biri aydın biri alık, olta göründüğünde; aydın da balık alık da balık...

 


Yorumları Oku (6) ...
 
Türkiye'nin kopya koyunları gün sayıyor

İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Döllenme ve Suni Tohumlama Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sema Birler, “Şu anda gayet sağlıklı olan koyunlarımızın 10-15 gün içinde doğum yapmasını merakla bekliyoruz” dedi. Türkiye’nin ilk kopya koyunlarının doğmasına sayılı günler kaldı.

Prof. Dr. Sema Birler, klonlama yönteminin hayvancılık ve insan sağlığını ilgilendiren çok önemli yeni gelişmeler açısından çığır açabileceğini ifade ederek, bu konuda kendi başkanlığındaki ekibin 3 yıldır çalıştığını söyledi.

Devlet Planlama Teşkilatı ve TÜBİTAK destekli projeler kapsamında sürdürdükleri çalışmalar sonucunda 69 “klon embriyo” elde ettiklerini ve bunları 8 taşıyıcı koyuna transfer ettiklerini belirten Birler, “Transferden 18 gün sonra yaptığımız bir testte 5 koyunun gebe kaldığını anladık ama gebeliğin 40. gününde ultrasonla baktığımızda 3 koyunun gebeliğinin sona erdiğini gördük. Sadece ikisinde gebelik devam etti” diye konuştu.

Sema Birler, gebeliğin başında alınan ultrason sonucuna göre, koyunlarından birinden 4, diğerinden de bir ya da iki yavru beklediklerini kaydederek, dünya literatüründe bir batında doğan dördüz bulunmadığını dile getirdi.

Prof. Dr. Birler, “Şu anda gayet sağlıklı olan koyunlarımızın doğum yapmasını merakla bekliyoruz. Normal şartlarda, koyunlardan 4 yavru bekleyenin doğum yapmasına 15 gün, diğerinin ise 8 gün kaldı” dedi.

“RİSKE ATAMAYIZ”
Koyunların normal doğum yapmasını beklediklerini anlatan Birler, “Ama herhangi bir sorunla karşılaşılması durumunda sezaryen yapılacak. Koyunlarımızı riske atamayız” diye konuştu.

Birler, yavru koyunların bakımlarının çok önemli olduğunu dile getirerek, bu doğrultuda yoğun bir çalışma içinde olduklarını söyledi.

“Bir eve bebek gelirken ne tür hazırlıklar yapılıyorsa biz de aynı heyecanla aynısını yapıyoruz” diyen Birler, yavrular için kuvöz ve özel bir yer hazırlandığını, negatif bir durumla karşılaşılması durumu gözönüne alınarak her türlü ilacın temin edildiğini söyledi.

Sema Birler, çoğul gebelik olduğu için anne sütünün yetersiz kalacağı düşüncesiyle yeni doğum yapan başka koyunlardan “kolostrum” denilen ilk sütün alındığını ve saklandığını anlatarak, bu sütün doğumdan sonra yavrulara biberonla verileceğini bildirdi.

Prof. Dr. Sema Birler, yavru koyunlar için henüz isim belirlenmediğini sözlerine ekledi.
 


Yorumları Oku (0) ...
 
Klasik Arkeoloji

Klasik Arkeoloji daha çok Antik Çağ diye adlandırılan Yunan ve Roma uygarlıklarını kapsayan bir dönemi içerir. Dar anlamıyla yaklaşık olarak M.Ö. 6. yüzyıl ile M.S. 3 yüzyıl arasındaki zaman dilimi ile ilgili olsa da geniş anlamıyla M.Ö. üçüncü binyıla kadar uzanan Girit, Yunan Anakarası ve Anadolu’nun batı ve güney kıyılarını içeren kültürlerin gelişimini inceler.


Ege Denizi ve Ülkeleri: Ege bölgesi, Ege deniziyle çevrilen veya sınırlanan adalarla Asya ve Avrupa kıtaları kıyılarını, yani Yunanistan, Makedonya ve Trakya'nın doğu, Anadolu'nun ise batı ve güneybatı kıyılarını içine alan bölgedir. Ege kıyılarının çok girintili çıkıntılı olması, iyi korunmuş sayısız liman ve koylara sahip bulunması, denize doğru uzanan sıra dağlar arasında verimli vadilerin yeralması, iki kıta arasında jeolojik bir çöküntünün kalıntıları olan çeşitli büyüklükte birçok adaların bulunması, böylece Ege denizinde kara görmeyen hemen hemen hiçbir nokta bulunmaması deniz ulaşımını, dolayısıyla Asya ile Avrupa arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkileri kolaylaştırmada başlıca etken olmuştur. Yunanistan: Yunanistan son derece engebeli bir ülkedir. Ülkenin içi ekser hallerde kuzeyden güneye inen, yalnız orta Yunanistan'da kısmen doğuya kıvrılan ve Ege adaları üzerinden Anadolu yönünde uzanan yüksek dağlarla kaplıdır. Bu suretle bazan 2500 m.'yi bulan yükseklikteki alanlar ayrılmış, bunların aralarında ise geçilmesi güç geçitler sayesinde birbirine bağlanan ince uzun vadiler meydana gelmektedir. İşte bu nedenle Yunanistan dağlar arasına sıkışmış türlü büyüklükte kantonlara sahip olmuştur. Yalnız bazı büyük vadiler ve düzlükler kuzeyde Makedonya ve Teselya'da Orta Yunanistan'da Boiotya ve Attika, Peleponnes'te ise Argolis, Lakonya ve Mesenya'da olduğu gibi oldukça büyük devletlerin meydana gelmesini mümkün kılmıştır. Yunanistan'nın coğrafya bakımından bu parçalanmış durumu bu ülkenin siyasal bakımdan da irili ufaklı devletelere bölünmesinde başlıca etken olmuştur.

Anadolu'nun Batı Kıyıları: Yunanistan'dakiler kadar olmamakla beraber, yine bir hayli iyi korunmuş koy ve limanlara sahip Batı Anadolu kıyılarında da sıradağlar birbirine paralel olarak sahilden içerlere doğru uzanmakta ve aralarında Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaistros (Küçük Menderes) ve Maiandros (Büyük Menderes) gibi büyük ırmaklar tarafından sulanan ve kıyılara kadar uzanan geniş ve verimli vadileri kapsamaktadır. Bu coğrafi durum bir taraftan çeşitli vadilerde kurulan şehirlerin iç bölgelerle kültürel ve ekonomik ilişkilerde bulunmalarını kolaylaştırmıştır. Fakat, bu kıyıların gerisinde güçlü bir devlet kurulunca bu devlet daima vadiler yoluyla denize ulaşmak çarelerini aramış, bundan ötürü bu vadilerdeki şehirlerin bağımsızlığı için büyük bir tehlike olmuştur. Ege Adaları: Asya ile Avrupa kıyıları arasında yer alan adaların en önemlisi Girit'tir. Ege bölgesinin güney sınırında bulunan ve yaklaşık olarak 250 km. uzunluğunda ortalama 50 km. genişliğinde olan bu ada, arada köprü görevi gören birtakım adalar sayesinde, bir taraftan Peleponnes'e, diğer taraftan Anadolu'nun batı ve güneybatı ve Afrika'nın kuzey kıyılarına bağlı bulunuyordu. Girit bütün bu ülkelere bunların kültür etkileri altında kalabilecek kadar yakın, fakat bunlardan gelecek düşman akınlarını önleyebilecek kadar uzaktı. Aynı zamanda pek engebeli araziye sahip olmakla ve batı-doğu yönünde uzanan sıradağlar tarafından biri kuzeyde, diğeri güneyde olmak üzere iki büyük bölüme ayrılmış bulunmakla beraber, yoğun bir nüfus besleyebilecek ve başlı başına bir uygarlık yaratabilecek kadar büyüktü. İşte eski çağlarda "mutluluklar adası" olarak gösterilen Girit'in Akdeniz'de aldığı bu önemli yer adanın bir taraftan doğu, diğer taraftan batı etkileri altında kalmasına ve hayran olacak derecede yüksek ve orijinal bir uygarlık ortaya koymasına yolaçmıştır. Ege adalarından birinci gruba giren adalar arasında Delos, ikinci gruba girenler arasında ise obsidien taşı kapsayan Melos, içinde mermer ocakları bulunan Paros ve Naksos veya altın madenleri ile ün kazanmış Sifnos gösterilebilir.

En Eski Çağlardan Üçüncü Binyıl Sonuna Kadar Ege Dünyası Girit Girit adası elverişli coğrafi durumundan ötürü Yunan mitolojisinde derin yankılar bırakmış olan canlı ve hareketli bir kültür hayatı yaşamıştır. Girit'in Yunanlılar çağındaki önemiyle hiç de orantılı olmayan bu mitos bolluğu ve çeşitliliği mitosların nitelikleri ve bunlarda görülen Yunanlı olmayan adlar bakımından, daha çok Anadolu'ya yönelmiş eski bir uygarlığa işaret eder niteliktedir. Yapılan arkeolojik incelemeler bütün Ege bölgesinde olduğu gibi Girit'te de paleoletik çağa ait eserlerin fazla bulunmadığını buna karşılık oldukça ilerlemiş bir neolitik kültürü bulunduğunu açığa çıkarmıştır. Taş temeller üzerinde kerpiç duvarlı, çeşitli büyüklükte mekanlardan meydana gelen dört köşeli bir ev, Knossos'ta sarayın altında bulunmuştur. Ev kalıntıları arasında elde edilen değirmen taşları, bu insanların yalnız balıkçılık ve avcılıkla değil tarımla da uğraşmış olduklarını da göstermektedir. Silahlar ve çeşitli araçların yapılmasında taş, kemik ve Melos adasında getirilen obsidien taşı kullanılmakta, bütün bu taş eserler özenle işlenmekte ve perdahlanmaktadır. Bu dönem Girit keramikleri siyah, gri ya da toprak renginde, iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış oldukça kaba kaplardan ibarettir. Geç neolitik dönemde ise koyu bir zemin üzerine kırmızı boya ile yapılmış bezekleri kapsayan boyalı vazolar ortaya çıkmıştır. Bu vazoların yanında yine kilden yapılmış büyük bir kısmı kadın şeklinde olan idollere de rastlanmıştır. Bu tarımsal kültür, idolleri ve seramikleri ile bağlar göstermekte, (en çok Hacılar ve Çatalhöyükle) ve esas itibari ile dördüncü binyıla ait olduğu anlaşılan neolitik çağda Girit adasında Anadolu'lu ya da bunlarla yakın akraba insanların yaşamış olduğuna işaret etmektedir. Girit'te İ.Ö. 3000/2800 ile 2000 arasında taş döneminden maden dönemine girilmeye başlanmıştır. Bu zamanda adanın ençok orta ve doğu kısımlarının nüfusu yoğundur. Bu çağ insanları Mesera ovasında bulunan 12'den fazla yerleşme yerlerindeki evlerin yanında mezar yapılarına da önem vermeye başlamışlardır. Neolitik geleneği sürdüren, siyah, gri ya da toprak rengi ilkel kapların yanında çömlekçi çarkının kullanılması sayesinde düzenli şekiller alan vazolar yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemde beyaz, krem ya da açık sarı bir zemin üzerine parlak kırmızı bir boya ile yapılmış geometrik kaplar alevli ateşte pişirilerek kullanılmıştır. Bu devirde şehirlerin başında krallar ya da beylerin bulunduğu ve bazı sınıfların meydana çıktığı görülmektedir. Üçüncü binyılda adada esas itibari ile barış ve sükun ortamı sürmüş olacak ki yerleşme yerlerinin çevresinde hiç bir tahkimat izine rastlanmamıştır. Yunanistan Ege Adaları ve Anadolu Yunanistan'da üçüncü binyılın sonuna kadar neolitik kültürü korunmasına karşılık üçüncü binyılın ilk yarısında taş döneminden çıkarak bakır dönemine girilmektedir. Bu kültür çevresi içinde bulunan yerleşme yerleri daha henüz köy niteliğinden kurtulmamış olup dörtgen şeklinde evler görülmektedir.

Truva bölgesi seramikleri ile olan benzerlik maden kültürünü Yunanistan'a getiren insanların Anadolu'lu olduklarına işaret etmektedir. Üçüncü binyılda Anadolu'dan Yunanistan'a birtakım göçler olduğunu filolojik delillerle takip edebiliriz. Yunanistan'da bulunan (ss), (tt), ya da (nt)'li yer adlarının Yunan dili ile açıklanamadığı bunların Anadolu'nun batı, güneybatı bölgelerindeki (s), (ss) ve (nd)'li yer adlarına karşılık olduğu sanılmaktadır. Bu yer adlarına örnek olarak Yunanistan'da Korintos (şehir), Koskintos (dağ), Samintos (yer), Parnasos (dağ) Anadolu'da Mikalessos, Halikarnassos, Aspendos, Alinda gibi adlar gösterilebilir. Bunlardan başka Larisa gibi (lar-), Pergamon gibi (amo-), Mylasa gibi (asa-) ve Samos gibi (sam-) köklerini kapsayan birçok yer adlarının yanında Yunan dilindeki kültür hayatı ile ilgili birçok sözcüklerde de bu benzerlik görülmüştür. Yunanlılardan önce Ege bölgesinde bir takım yabancı kavimlerin oturdukları bilinse de Pelasg, Leleg ya da Kar olarak adlandırılan bu kavimler hakkında somut bilgiler bulunmamaktadır. Yunan tarih geleneğine göre Lelegler Anadolu'da Truva bölgesinde, Ege adalarında, orta Yunanistan ve Peloponnes'in bazı yerlerinde oturmuşlar, Pelasglar ise Yunanistan'da geniş bir alana yayılmışlardır; o kadar ki bir zamanlar tüm Yunan ülkesi Pelasgiye olarak gösterilmiştir. İlk zamanlar Tesalya'da oturmuş, Peneios vadisine Pelasg Argos'u vermiş oldukları anlaşılan Pelasglar sonraları Yunanistan'ın Yunanlılardan önceki halkı olarak kabul olunmuşlardır. Homeros destanlarından İlyada'da Yunancadan ayrı bir dil konuşanlar olarak gösterilen Karlar Yunan tarihçisi Herodotos'a göre Girit kralı Minos zamanında egemendiler; bunlar ancak sonraları bu yerlerden Yunanlılar tarafından çıkarılmışlardır. Şu halde üçüncü binyılda bütün Ege bölgesine yayılmış olan ve aralarında ve bir takım farklar göstermekle beraber esas itibari ile Karlar tarafından temsil olunan kavimlerin Lidyalılar ve Likyalılar ile birlikte Boğazköy Hitit metinlerindeki Luvilerle ilgili olmaları muhtemel "batı Anadolu kavimleri" grubuna girdikleri söylenebilir. Anadolu'da üçüncü binyılda şehir olma eğilimi gösteren en önemli yer tahkimli şatoların da bulunduğu Truva'dır. Burada sözü edilen İ.Ö. 3000/2800 ile 2400 arasında yer alan bakır dönemine ait Truva I ve 2400'den 2200'e kadar gelen tunç dönemi Truva II'dir. Alçak bir tepe üzerinde kurulmuş olan Truva I etrafı tarla taşlarından yapılmış bir surla çevrili küçük bir şatoydu. Seramikler burada iyi temizlenmemiş bir kilden yapılmış ve iyi pişirilmemiş siyah ya da toprak rengi nadiren kırmızı perdahlı dış yüzeyleri düz çizgilerden meydan gelen seramiklerdir. Buradaki kapların bazıları bakırdandır. Obsidienin geniş ölçüde kullanılmış olması Melos adası ile ticaret ilişkilerine işaret eder. Evlerden elde edilen araçlar ve kemik kalıntılarından Truva I insanlarının tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla geçindiklerini anlamaktayız.

Truva I'in üzerinde kısa bir aralıktan sonra yapıldığı anlaşılan Truva II yer alır. Üç dönemde güneye doğru genişletilmiş olan, kapılar ve kuleleri kapsayan, ortasında arka arkaya sıralanmış giriş mekanı ve bir ya da daha çok odadan ibaret megaronlardan meydana gelen bir hükümdar sarayının bulunduğu Truva II kuvvetli bir surla çevrilidir. Truva II'nin maden zenginliğine megaronlar içinde ya da arasında bulunan gömüler işaret etmekdedir. Bunların en ünlüsü olan "Priamos gömüsü" 3 diadem, 60 küpe, 6 bilezik, 15 altın ve gümüş vazo, 8700 boncuk, yüzük ve silindirik boruyu kapsıyordu. Lapislazuli ve çeşitli taşlardan yapılmış olan boncuklar ve süsler Truva II'nin çeşitli doğu ülkeleri ve ençok Mısır ve Mezopotamya ile ticarette bulunduğunu ispatlamaktadır. Siyah vazoların yanında kırmızı vazolar da tekniğin geliştiğini göstermektedir. Taş ya da toprak idoller, ağırşaklar, silindir mühürlerde bulunmaktadır. Truva III şehri başka bir plana göre kurulmuş bulunmakta, Truva IV zamanında ise bu şehir yeni bir surla çevrilmektedir. Truva V gerçek tunçtan yapılmış kapları ve gelişmiş seramikleri ile dikkat çekmektedir. İkinci Bin Yılda Ege Bölgesi Girit İ.Ö. 17. ve ençok 16. yüzyıllar Girit'in her bakımdan en parlak dönemidir. Tüm sanat ve fikir hayatının merkezi olduğu anlaşılan saraylar son şekillerini almakta, çeşitli dairelerin daha sonra organik bir bütün halinde avlunun etrafını çevirdiği görülmektedir. Batı tarafında zemini taş döşeli bir meydan, doğu kısmında dört katlı binalar, sarayın başka kısımlarında da özel oturma daireleri, tahıl şarap ve zeytinyağ depoları, atölyeler koridor ve iç avlularla birleştirilmiştir. Dini fresklerle kaplı duvarlarla en canalıcı sanat eserleridir. İlk zamanlar bir resim yazısı olan Girit yazısı İ.Ö. 16. yüzyıldan itibaren fonetik bir yazı (hece yazısı-A yazısı) haline gelmiştir. Ençok saraylarda kullanıldığı anlaşılan bu yazıyı okumak henüz mümkün olmamakla birlikte Anadolu dilleriyle akraba olduğu ve Girit B yazısı ile yazılı metinler gibi idari ve ekonomik nitelikte olduğu ileri sürülmektedir. Yunanistan'daki yazılı belgelerin Girit'tekilerden iki yüzyıl daha geç olduğu görülmektedir. Girit'lilerde Yunalıların tersine tanrı heykelleri bulunmaması başlı başına bir tapınak mimarlığının ortaya çıkmasına engel omuştur.Girit dininde tanrıçaların ön safta yer almalarına uygun olarak din törenlerinde kadınlar büyük rol oynamaktadırlar. Törenler esnasında müzikle danslar yapılmakta tanrılara çeşitli hayvanlar kurban edilmekte, çiçekler meyvalar içkiler ve çeşitli eşyalar sunulmaktadır. Tapınmada rol oynayan kutsal gereçler ve kült sembolleri arasında çift yüzlü baltalar önemli bir yer tutmaktadır. Bakırdan, tunçtan, hatta altından yapılmış baltalara mağaralarda ya da büyük evlerde rastlanmıştır. Balta resimlerini freskler, vazolar ve mühürlerden başka sarayların duvarları üzerinde de görülmektedir. Anadolu'nun tersine belirli bir tanrı ile ilgili olmayan bu baltalar törenlerde sığırları kurban etmek için kullanılmaktadır. Hatta bu çift yüzlü baltalar Karya'da olduğu gibi Girit'te de "labris" adını taşımış, bundan ötürü Yunan mitosunda Knossos sarayında bulunduğu bildirilen "labrintos"la bu baltaların saklandığı yerin kastedilmiş olduğu sanılmaktadır.

Hellen Uygarlığı Hellenlerin ataları olan Akalar M.Ö. 1600-1200 yıllarında bugün Myken adını verilen uygarlığı yaratarak Yunan yarımadasında, Orta ve Doğu Akdeniz çevrelerinde yoğun ticaret ve kültürel etkinlik göstermişlerdir. Bu sayede Mezopotamya uygarlıklarıyla koloniler aracılığıyla komşu olup uygarlıklarının etkisini oralara ulaştırmışlardır. Ege göçleri yüzünden son bulan bu uygarlığın ardından Hellenler 400 yıl boyunca ilkel bir yaşam sürmüşlerdir. Bu dönemde yaşayan belli başlı toplumlardan Dorlar Rodos ve Batı Anadolu’nun güneyinde, İonlar Sakız, Sisam ve Batı Anadolu’nun ortalarında, Aioller Midilli ve Batı Anadolu’nun kuzeyinde yerleşmişlerdir. İlk koloniler M.Ö. 1050-1000 yılları arasında kurulmuştur. Eski İon Evresi: (M.Ö. 1050-750) Tarım, balıkçılık ve şarap üretimi gibi ekonomik etkinliklerin olduğu bu dönemde henüz uluslararası ticaret gelişmemiştir. Evlerin tek odadan oluşması ve seramik ürünlerde hala Attika geleneğinin egemen olması önemli özelliklerdendir. Homeros Dönemi: (M.Ö.750-700) Sisam, Miletos, Ephesos, Erythrai, Smyrna gibi kentlerin önem kazandığı dönemdir. Batı kültürünün ilk edebi eseri olan İlyada bu döneme aittir. Mimaride ilerlemeler sağlanmıştır. Yazı bilinmesine karşın İonya’da pek yaygın değildi.

Durgunluk Dönemi: (M.Ö. 700-650) Anadolu 7. yy başlarında Kimmerlerin saldırısına uğramıştır. Bu zamanda ayrıca Frigler ve Lidya Krallığı da İonyalıların gelişmesini engellemişlerdir. Döneme adını veren durgunluğun sebebi de işte bu baskıdır. Erken Arkaik Dönem: (M.Ö. 650-600) İon uygarlığının ilk parlak dönemi olarak sanat alanında Oryantalizan Sanatın ortaya çıkış zamanıdır. En önemli atılımı Miletos’un önderliğinde Mısır’da, Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de kurulan koloniler oluşturmuştur. Eski İzmir’de, Erythrai’de günışığına çıkarılan Athena tapınaklarının en parlak yapıları bu evrenin sonunda inşa edilmişlerdir. Ayrıca, İzmirli Mimnermos, Ephesoslu Kallinos, Sardesli Alkman, Lesboslu Sappho ve Alkaios gibi büyük ozanlar bu dönemde yaşamışlardır. İyon Uygarlığının Altın Çağı: (M.Ö. 600-545) Erken Arkaik dönemde başlayan atılımlar Batı Anadolu’yu bütün dünyanın o dönemdeki en ileri bölgesi haline getirmiştir. M.Ö. 3000 yıllarından beri Mısırlıların ve Mezopotamyalıların ellerinde bulunan dünya kültür liderliği bu dönemde Batı Anadolu’ya geçmiştir. Doğa filozofları dinsel inanışlardan sıyrılmış olarak doğa olaylarının oluş nedenlerini özgür bir düşünce yöntemi ile ele almış ve bugünkü batı uygarlığının temellerini atmışlardır. Karyalı Thales, Miletoslu Anaksimandros ve Anaksimenes, Sisamlı Pythagoras, Kolophonlu Xenophanes, Ephesoslu Herakleitos, Koslu Hippokrates bu dönemin filozofları arasındadır. Batı Anadolu İon kentleri Perslerin eline geçince heykeltraşlar, ressamlar ve filozoflar Atina’ya ve İtalya’ya göçederler. Bu andan itibaren İyonya’da başlayan özgür düşünce atılımı Yunanistan ve İtalya’da devam eder.

Pers Egemenliği Dönemi: (M.Ö. 545-333) Anadolu Pers Kralı Cyrus’un M.Ö. 546 tarihinde Lidya Krallığını yıkması ile Büyük İskender’in M.Ö. 333 tarihinde İskederun yakınlarındaki İssos’ta Dara’yı yenmesi arasında kalan ikiyüzyılı aşkın bir süre içinde Pers egemenliğine sahne olmuştur. Bu dönemde yerli beylikler (satraplar) tarafından yönetilen Anadolu’da ilginç bir Greko-Pers stili geliştirilmiştir. Başlıca kültür odakları arasında Manyas Gölü kenarındaki Daskyleion ile Lidya’da ve Karya’da gelişen satraplıkları bulunur. Pers egemenliği sırasında Likya’da Xanthos’da ve Lymira’da gelişen yüksek nitelikteki mimarlık ve heykeltraşlık örnekleri özünde Hellenistik nitelikler bulunan eserlerdir. Anadolu’daki Geç Arkaik Hellen sanatı Pers egemenliği altında olduğu halde özgünlüğünü koruyabilmiştir. Hellenistik Çağ: (M.Ö. 300-30) İskender’in Hellespontus’u (Çanakkale Boğazı) geçtiği M.Ö. 334 yılı, Hellen uygarlığı ve bütün dünya için büyük önem taşıyan yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Roma İmparatoru Augustus (M.Ö. 27) ile son bulan bu tarihi dönemde Hellen uygarlığı Asya ve Afrika’ya değin yayılmış, Doğu ve Batı arasında bir kültür etkileşimi yaratılmıştır. Doğu ruhunun Hellen uygarlığı ile kaynaşmasından, dış görünümü ile Hellenli, ancak özüyle Doğulu bir dünya görüşü ortaya çıkmıştır. İskender’e Mısır’da Tanrı Amon’un oğlu olarak tapılmıştır. Hellenistik dönem boyunca Anadolu iki değişik yönetime sahne olmuştur. Aiolya’da ve İonya’da egemen olan Bergama Kralları (M.Ö. 283-133) ve Bithynia Kralları da (M.Ö. 327-74) gerçek Hellen uygarlığının temsilcileri ve koruyucuları olmuşlardır. Buna karşılık Pontus Kralları (M.Ö. 302-36), doğulu içerik taşıyan kültür politikasını yürütmüşlerdir. Kommagene Kralları da bu ikinci tipin temsilcileridirler. Hellen dünyası, Hellenistik dönem boyunca bir ekonomik atılım içinde olmuşlar, Doğu dünyası ile ilişkiler sayesinde İskenderiye, Rodos, Bergama ve Ephesos gibi başkentlerin önderliğinde canlı bir ticaret geliştirmişlerdir. Zengin kütüphanesi ile Bergama bu dönemin büyük bilim ve eğitim merkezi olmuştur. Roma Çağı (M.Ö. 30 - M.S. 395) M.S. 1. ve 2. yüzyıllarda Anadolu kentleri o dönem uygarlıklarının en zengin ve en önemli sanat merkezleri arasındaydı. Roma Çağında da Anadolu-Hellen geleneği kısmen kesintisiz olarak devam etmiştir.

M.Ö. 59 yılında Roma Konsülü olan ve 44 yılında öldürülen Julius Caesar ile başlayan bu periyot imparatorluk niteliğini daha sonraki imparatorlardan Augustus, Tiberius, Calligula ve Claudius ile kazanmıştır. Temelleri İtalya’da Etrüsk kültürüne dayanan Romalılar tarihsel çıkışlarını daha çok savaşçı karakterleriyle bütünleştirerek bir Akdeniz Uygarlığı’na ulaşmışlardır. Uygarlık olarak Anadolu’da Romalıların gelişiyle orijinal Anadolu mimarisi yaşarken yeni yapı teknikleri ve mühendislik yöntemeleriyle Roma karakteri de etkisini gösterir. Bu dönemde Anadolu kentleri, özellikle Bergama ve Ephesos, yeni bir kimlik kazanmış, sadece Batı Anadolu kıyıları değil tüm Anadolu bu zaman içinde yollar ve tapınaklarla donatılmıştır. Antik Yunan Kenti Batı Anadolu ve Yunanistan’ın genellikle dağlık oluşu sebebiyle buralarda yaşayan halklar kendi kapalı çevreleri içinde küçük devletler kurmuşlar ve ancak sonraları siyasi birlikler oluşturabilmişlerdir. Başta kurulan bu küçük devletler çevresindeki bir şehir (polis) ve çevresinde yeralan köylerden oluşurlardı. Bunda özellikle Klasik Yunan uygarlığının geliştiği alanların dağlar ve vadilerle birbirinden izole edilmiş bölümlerden meydana gelen coğrafi niteliği etkendir. Klasik dönemin başlangıcındaki iki önemli kültürden Minos’ta (Girit) şehirde pahalı, lüks saraylar ve evler yeralmıştır. Diğer kültür olan Miken’de bir tepe üzerinde surlarla çevrili kaleler ya da şatolar polisin merkezi olmuştur. En baştan beri hakim olan bu iki yaklaşım sonraları kurulmuş kentlerde de kendini göstermiş ve kentin merkezinin agora mı yoksa akropol mu olduğu hep sorulan soru olmuştur. Açıktır ki, ilki ticaretin geçerli olduğu ve halkın egemen olduğu bir toplumun, diğeri ise bir derebeyinin egemenliğini ve savaşçılığı önplana alan bir toplumun ürünüdür. Antik Yunan kentinde belli başlı yapılar vardır. Bu yapılar toplumun yaşantısı için vazgeçilemez öğeler oldukları için hemen her kentte vardır. Ayrıca Klasik dönemin temel mantığı olan herşeyi standartlaştırma ve ideal güzele ulaşma çabası yüzünden bu yapılar genellikle birbirlerine benzeşir. Agora: Halka açık, ticari, resmi, adli ve dini işlerin yapıldığı, içinde stoaların ve dükkanların yanısıra tapınak ve sunakların da yeraldığı pazar yeri. Akropolis: Genelde sarp bir tepeye kurulan şehrin savunmasında önem taşıyan iç kale. Akropolde saraylar, savunma amaçlı yapılar ve tapınaklar yeralmıştır. Stoa: En çok agoralarda bulunmakla birlikte, kimi tiyatro, tapınak ve gymnasiumlarda da yeralan, halkın güneşten ve yağmurdan korunarak dinlenebileceği bir yapıdır. Genelde uzunlamasına yapılmış bir duvar, buna paralel bir veya birkaç sütun dizisi ve bunları örten bir çatıdan oluşur. Bouleuterion: Antik Yunan’da kent meclisinin toplantılarının yapıldığı kapalı binadır. Agoranın demokrasi olan ilişkisinin sonucu olarak kent meclisinin toplantı yapısı da çoğunlukla agoraya yakındır.

Bouleuterion Ocak Tanrıçası Hestia’nın sunağını da içerir. Gymnasium: Antik Yunan’da gençlerin bedensel ve toplumsal eğitim aldıkları, çoğunlukla spor yapılan bina. Bir poliste agora kadar önemli bir etkendir. Gymnasium içinde yeralan palaestra spor çalışmalarının yapıldığı bölümdür. Stadium: Açık havada yapılacak spor karşılaşmaları için kullanılan, çevresinde seyirciler için oturma basamakları bulunan oval şekilli yapıdır. Tapınak: Yunan theogonisinde çok fazla sayıda tanrı olması ve daha önemlisi her kentin bir koruyucu tanrısının bulunmasının doğal bir sonucu olarak Yunan kentinde çok sayıda ve görkemli tapınaklar bulunur. Seramik Klasik dönemin en tipik özelliklerinden birisi de seramik kaplara ve bunların süslemelerine tüm diğer kültürlerde olduğundan daha fazla değer verilmesidir. Güzel bir kap Yunan insanı için gündelik bir eşyadan öte bir sanat eseridir. Seramik kapların belli başlı dört kullanım alanı vardır: 1. Çeşitli katı ve sıvı maddeleri (yağ, su, şarap, tahıl, v.b.) depolamak ve taşımak için kullanılan ve genellikle büyük boylu kaplar (amphora, hydria, pelike, stamnos gibi) 2. İçki içilirken kullanılan ve boyutları ihtiyaca göre küçük ya da büyük olabilen kaplar (Krater, oinochoe, kylix, skyphos, lebes, kantharos, psykter gibi) 3. Çeşitli kişisel eşyaları (ör: takılar) veya kokulu yağları koymak için kullanılan ve genellikle ufak ve kapaklı olan kaplar (leukythos, alabastron, aryballos, askos, pyxis gibi) 4. Birtakım özel törenlerde kullanılan kaplar (Loutrophoros, leukythos ve lebes gamikos gibi) Kapları bunca değerli kılan en büyük etken de şüphesiz üzerlerindeki bezemelerdir. Tahta, kumaş, deri benzeri malzemeler üzerine yapılan resimler günümüze ulaşamamıştır ve bugün Yunan resim sanatı hakkında sahip olunan bilginin çoğu kapların süslemelerinden edinilenlerdir. Genellikle mitolojik sahnelerin işlendiği bu süslemeler Yunan mitolojisi, resim sanatı ve günlük yaşamı konusunda da detaylı bilgiler vermektedir. Öyle ki, arkeologlar Klasik Arkeoloji dönemlerinden bazılarını bu süslemelere göre yapmışlardır (ör: Protogeometrik, geometrik, orientalizan gibi). Bu dönemlerdeki süslemeler önce basit çizgiler, ardından basit geometrik süslemeler, sonra çok daha özen ve emekle hazırlanmış geometrik bezemeler ve çoğu zaman da stilize olmaktan öteye gidemeyen insan ve hayvan resimleri içerirler. Daha sonraları ise M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda ortaya çıkıp yaygınlaşan iki teknik Klasik Dönem boyunca en etkin bezeme teknikleri olmuştur. Bunlardan ilki Siyah Figür Tekniği’dir. Bu teknikte resim açık kırmızı kil yüzeyi üzerine siyah gölge olarak yapılmış ve detaylar kazıma çizgileri ile sağlanmıştır. Doğal olarak bu kazıma süslemeye sert bir hava katmaktadır. Yardımcı renkler olarak koyu kırmızı ve beyaz da kullanılmıştır.

Siyah figür tekniğinden en çok yüz yıl sonra bulunan Kırmızı Figür Tekniği ise resmedilecek figürlerin kilin renginde bırakılması ve figürlerin dışındaki alanın siyah boyanması esasına dayanır. Ardından, detaylar kırmızı figürün içine siyah fırça ile boyanmaktadır. Bu şekilde sert kazıma izlerinin yerini daha yumuşak, üstelik derinlik ve üçüncü boyut hissi veren çizgilere bırakmıştır. Ayrıca, bu teknik vişne kırmızısı, beyaz, altın sarısı gibi değişik renklerin kullanılmasına da izin vermiştir. Heykel Klasik dönemin heykel sanatını incelemenin en zor yönlerinden biri ele geçen heykellerin sayısının az olmasıdır. Genellikle değerli malzeme ile yapılan bu heykeller sonraki dönemlerde malzemeleri için tahrip edilmişlerdir. Bu durumda bilimadamları ancak heykellerin sonradan yapılmış mermer kopyalarına bakarak heykel sanatı hakkında fikir edinmek zorunda kalmışlardır. Heykel sanatının bu derece önem kazanmasının sebebi ise Yunanlıların "İnsan herşeyin ölçüsüdür" sözüne inanmaları ve dolayısıyla tanrılarına insansı tasvir etmeleridir. Üstelik tanrıların kusursuz olması gerektiği düşüncesi de heykellerin etkileyici olmasına yolaçmıştır. Aynı mimaride olduğu gibi heykelde de daha erken dönemlerden itibaren standartlar oluşturulmuştur. Tüm insanlar heykellerde onbeş-onaltı yaşlarında genç delikanlı, yetişkin bir insan oranlarında yapılmış genç adam, sakallı ve kaslı olgun erkek, zarif genç kadın ve sakin olgun kadın gruplarından birinde gösterilmeye gayret edilmiştir. Bu sınıflandırma esasen arkaik dönemde geçerli olmuştur. Arkaik dönem heykellerinin çoğunda görünüm donuk ve serttir. Sonraları ise heykeltraşlar bronz, fildişi, altın gibi daha kolay işlenebilir malzemeler ve gelişen teknikler sayesinde her an canlanacakmışcasına başarılı heykeller yapmaya başlamışlardır. Zamanla heykellerin duruşundan ve yüzlerinden duygu bile okunabilir hale gelmiştir. Yine aynı mimaride olduğu gibi Klasik dönem heykelinde de orantı çok önem vermişlerdir. İnsan vücudundaki oranlar aritmetik olarak hesaplanmıştır. Örneğin başı tüm gövde boyunun yedide biri, ayak avuç içinin üç katı, ayaktan dize kadar olan mesafe avuç içinin altı katı olmalıdır. Mimari Her ne kadar Karanlık Çağlar diye adlandırılan dönemi de içeriyorsa da M.Ö. 1100 ile M.Ö. 700 yılları arasında kalan zaman dilimi,Yunan sanatında sonraları klasik sayılacak eğilimlerin temellerinin atıldığı zaman dilimidir. Yunanlılar mimaride kendilerine model olarak Mykenai kültürünün sütunlarla çevrilmiş merkezi büyük bir odadan oluşan basit megaron tipi yapısını almışlardır. Ardından birer doğa yasasıymışcasına inanılan kuralları geliştirmişlerdir. Bu kurallar da farklı kültürlerin ve ihtiyaçların etkisiyle birkaç gruba ayrılmış ve bunlara düzen adı verilmiştir. Bu kuralların en kesin uygulandığı yerler de şüphesiz tapınaklar olmuştur. Arkeoloji biliminde tapınaklar mimarilerine, özellikle de sütun başlıklarında görülen süslemelere göre sınıflandırılmışlardır. Tapınak yapısında bu denli dikkat çeken öğenin sütunlar olmasının sebebi görsel etkilerinden öte gerçekten de tapınağın dışında kalan en önemli ve büyük parça olan çatıyı taşıyor olmaları ve bu işlevleriyle yatay olan zemin ve çatı arasında dikey bir geçiş sağlayarak tapınağı tamamlamalarıdır.

Sütunlar bir yapıya zerafet de katabilmektedir, güçlülük hissi de. İşte bu sebeple, Yunan tapınak mimarisinde sınıflandırma sütun başlıklarına göre yapılmıştır. Düzenler sütun başlarında kullanım olarak ortaya çıkmışsa da bir bütün olarak binaların tamamını içeren sanatsal öğelerdir. Bunlar ortaya çıkış sıralarına göre zaman içinde ilk örneklerini Yunan Anakarasında gördüğümüz en sade düzen olan Dorik Düzen, kaynağını Anadolu’dan alan (Ephesos Artemission’u) İonik Düzen ve geç dönemlerde sanatsal yönden daha süslü özelliği olan Korinth Düzen’leridir. Bu ana düzenlerin dışında Aeolik, Toskanik, ve birçok unsurun beraber kullanıldığı Kompozit düzenler de kullanılmıştır. Sütun başlıklarına güre yapılan sınıflandırmanın yanısıra bir diğer sınıflandırma da sütunların dizilişlerine ve içindeki odaların sayı ve şekline göre yapılandır. Genel olarak tapınak ortada tanrı heykelinin yeraldığı naos (sella) adlı dikdörtgen oda, bazen bu büyük odanın önünde ya da arkasında yeralan daha küçük odalar ve bu odaları çevreleyen sütun dizilerinden oluşmaktadır. Sütun dizileri yalnızca bir cephede, karşılıklı iki cephe boyunca, bir dörtgen oluşturacak şekilde veya içiçe iki dörtgen şeklinde olabilir. Bu sınıflandırmada karşılaşılan bazı türler şunlardır: Peripteros (Sellanın bir dizi sütunla çevrili olması), Dipteros (sella duvarının dışının iki sıra sütunla çevrili olması), Pseudodipteros (Sella duvarları ile sütunlar arasında ikinci bir sütun sırası girecek şekilde yapılan tapınak). Sık rastlanmasa da yuvarlak düzenin uygulandığı da olmuştur. Edebiyat Yunan Arkaik Çağında, çok eski çağlardan beri söylenegelen destanlar düzenlenmiş ve bunlara son şekilleri verilmiştir. Bu destanların en önemlileri M.Ö 8. yy’nin son yarısına ait olan ve Homeros adlı gerçekten yaşadığından emin olunmayan bir şaire maledilen "İlyada" ve "Odissea" ile bazı destanların Homeros tarzında işlenmesiyle oluşan, aristokrat saraylarında ve dini halk bayramlarında okunan "Kiklos Destanları"dır. Bu destanlar, bayramın adanmış olduğu tanrıyı öven ve proimion adı verilen bir giriş bölümü içerir. Bu dönemin edebiyata getirdiği en büyük yenilik, bu yüzyılların belirleyici özelliklerinden olan bireyselliğin sonucu olarak, kişisel duygulara dayanan lirizm akımının ortaya çıkmasıdır. Lirizmin ilk örneklerini M.Ö.700 yıllarında yaşamış olan Boiotia’lı Hesiodos vermiştir. Bu şair destan tarzındaki "Erga kai Hemerai" (İşler ve Günler) adlı eserinde kendi başından geçen olayları anlatır, "Teogonia" adlı eserinde ise Yunan tanrılarının kökenlerine ilişkin görüşlerini belirtir. M.Ö.7. yy’nin ortalarında karşımıza çıkan Paros’lu Arhilohos, şiirlerinde halka hitabeden daha sade bir tarz kullanmış, insanların kaderi üzerinde durmuş, kişiliğinin özelliklerini ve hayata karşı olan duygularını açığa vurmaktan kaçınmamıştır.

Destanlarda kullanılan "Hexametron" ile daha kısa olan "Pentametron" vezinlerini kullanarak yazdığı "Elegia"lar ve birbirini izleyen kısa ve uzun hecelerden meydana gelen "İombos"’larda gösterdiği ustalık daha sonraları lirik şiirlerin yaratıcısı sayılmasına neden olmuştur. Daha sonraları lirik edebiyat alanında ortaya çıkan şairlerin hiçbiri Arhilohos’un seviyesine ulaşamamıştır. Bu şairler arasında kadınlara karşı hicviyeler yazan Amorgoslu Semonides ve Tiran’ları eleştiren, hicviyeler yazan Hipponaks gösterilebilir. Şairlerin bu gündelik hayata ait olayları anlatırken kullandıkları halk dili İombos vezniyle çok iyi uyuşmaktadır. Şiirlerinde genellikle tiranlara olan kininden ve hayatın zevklerinden bahseden Alkaios ile Yunan dünyasının en önemli kadın şairi olan ve Platon tarafından Musa’ların onuncusu olarak tanımlanan Sappho, M.Ö. 6.yy.’da Lesbos(Midilli) adasında yaşamışlardır. Sappho şiirlerinde yönettiği kızlar okulundaki kızlara duyduğu aşırı sevgiyi başarıyla anlatmıştır. Tiran saraylarında şarabı va aşkı öven Teos’lu Anakreon, işlediği hafif konularla lirizmin derinlik ve ciddiliğini kaybetmesine neden olmuştur. Bu yüzyılın şairlerinden Ephesos’lu Kallinos vatan için ölmenin en büyük onur olduğunu ileri sürerek gençleri Kimmer’lere karşı savaşmaya çağırmış, Spartalı komutan Tirtaios, savaş marşları besteliyerek yurttaşlarını savaşa teşvik etmiştir. Lirizmden ayrı olarak meydana gelmiş olan bu ulusal ve siyasal şiir türünün temsilcileri arasında, Teognis ve Atinalı Solon da reformist düşünceleriyle yerlerini alırlar. Arkaik çağın edebiyata getirdiği en önemli gelişmelerden biri de Tragedya’dır. Dini duyguların bir göstergesi olarak gelişen dans ve lirik koro şarkıları, Attika’da ilkbaharda Dionysos onuruna yapılan törenlerde özel bir şekil olarak tragedyanın temellerini atmıştır.Bu törenlerde köylüler "Satir" (teke-adam) kılıklarına girerek ağıtlar okur ve alaylar tertiplerlerdi. Başka tanrıların kültlerinde de bulunan ve "Dromera" adını taşıyan bu temsiller başta kaba ve ilkeldi. M.Ö. 534 yılında tiran Peisistratos tarafından Atina’da düzenletilen Dionysos şenliklerinde keçi maskeli kişilerin okudukları şarkıları manzum olarak iambos vezninde cevaplarından, Hipokrites (cevap verici) denilen bir aktör ortaya çıkmıştır. Karakterler arasında konuşma olmasını ve dolayısıyla belli bir olayın temsilini sağlayan bu türün mucidininin İkaryalı Tespis olduğu söylenmektedir. Atina’da çok tutulan Tragedya nın kelime kökü, Yunanca "teke" anlamına gelen Tragos ve manzum şarkı anlamına gelen Aoide kelimelerinin birleşmesi sonucu oluşan Tragoidia kelimesidir. Yunan edebiyatının klasik çağında filozofların eserleri ve nutukları sayesinde düzyazı büyük gelişme göstermiş, şiir alanında Ksenofanes’i örnek alan Parmenides ve Empedokles’in eserleri destan şeklinde yazıya dökülmüştür. Simonides, Bakhilides, Korinna ve Tebai’li Pindaros bu çağda lirik ağıtların en güzel örneklerini vermişlerdir. Bu şairlerden en bilineni olan Pindaros Panhelenik yarışmalarda kazanan atletler onuruna yazdığı şiirlerinde Olimpos tanrılarının yüceliğini ve Yunan geleneklerinin kutsallığını anlatmıştır. M.Ö. 5.yy’nin Yunan edebiyatına kazandırdığı en önemli eserler kuşkusuz Aishilos, Sofokles ve Euripides’in tragedyalarıdır.

M.Ö. 6.yy’nin sonlarına doğru tragedya, Hoirilos ve mitolojinin yanısıra tarih konusunu da işleyen Frinihos’un piyesleriyle büyük ilerleme kaydetmişti. Frinihos "Foinissai"(Fenikeli kadınlar) adlı dramında Salamis deniz zaferini büyük başarıyla anlatmış, halkın çok etkilenmesi sonucu yasaklanan "Miletos’un zaptı" adlı oyununda ise bu şehrin Persler tarafından ele geçirilişini sahneye koymuştu. Tragedyaya esas şeklini veren ise Aishilos olmuştur. Aishilos konusunu mitolojiden alan piyesler yazmıştır. Aishilos’un mitolojik konuya sahip olmayan tek piyesi bizzat katıldığı 2. Pers Seferini konu alan ve çok önemli bir tarihi belge olarak kabul edilen "Persler"dir. Tüm hayatını Atina’da geçiren Sophokles tragedyaya üçüncü bir aktör katmış ve mitologyaya dayanan piyeslerinde tanrılar ve kahramanların gerisinde insanları da başarıyla karakterize etmiştir. Yazdığı 111 piyesten yedi tanesi günümüze kadar ulaşmıştır. Yazdığı yetmişbeş piyesten ondokuz tanesi günümüze oluşan Euripides, yalnız sanat için yazan ve yaşayan bir düşünürdür. Tragedyada gelenek olduğu üzere konularını mitolojiden alan bu yazar Aishilos’un kahraman, Sophokles’in ideal insan tiplemeleri yerine tanrı veya kahraman maskesi altında çağının insanlarını incelemiştir. Zamanında beğenilmiyen yazar Aristo tarafından en iyi dram yazarı olarak tanımlanmıştır. Dionysos törenlerinden doğan bir başka tür de komedyadır. Sirakusa’da Gelon ve Hierro zamanında İstanköylü Epiharmos’un kaleme aldığı komedyalarda, Sirakusa’da özgürlük olmadığı için bazı mitosları gülünç bir şekile sokarak sahneledikleri bilinmektedir. Komedya asıl gelişimini Atina’da geçirmiştir. Resmi nitelikte olan Dionisos şenlikleri kapsamındaki yarışmalara, ilk kez M.Ö.5.yy’nin başlarında, komik korolar da alınmıştı. Kratinos ve Eupolis gibi komedya yazarları konularını tragedya yazarlarının tersine piyes konularını günlük hayattan alır, genelde parti mücadelelerini, başta bulunan devlet adamlarını ve sosyal hayatı eleştirirlerdi. Hatta eleştirileri yüzünden Kratinos’un eserlerinden bazıları sansüre maruz kalmıştı. Komedyanın en önemli yazarı Aristophanes’tir. Kırkdört piyesinden onbiri günümüze ulaşmıştır. Tragedya ve komedya dini bir tören sayıldığından aktörler, Dionisos kültüyle ilgili maskeler taşırdı. Dublör kullanılmaz, seyirciler yarım daire şeklinde kerevetler veya tahta setler üzerine otururlardı. Dionisos tiyatrosu denen bu tiyatrolar ancak M.Ö. 4.yy’de, yani tragedya’nın en parlak çağı bittikten sonra taş yapıt haline gelmiştir. Bu çağdan sonra tragedya ve komedya gerileme gösterirken, retorik ve felsefe yazıları belirli bir ilerleme göstermiştir.

Retorik yani sade ama etkileyici konuşma sanatı sofist olan Trasimahos, Gorgias ve onun öğrencisi İsokrates tarafından geliştirilmiştir. Aynı çağda nutuklarıyla ün kazanan hatipler arasında Lisias, Aishines, Hipperides ve Demostenes gösterilebilir. Eski çağın en büyük hatiplerinden olan Demostenes’in yurtsever duygular ve patetik sözlerle yüklü nutukları hem eski zamanların hem de günümüzün siyaset adamlarını etkilemiştir. Felsefe Felsefe M.Ö.6.yy’nin ilk yarısında o zamanki dünya görüşünün insanları tatmin etmemesinden doğmuştur. Yeni uygarlıkların keşfi bir takım sorunlar ortaya koymuş, insanları bu sorunların üzerine eğilmeye sevk etmiştir. Bu yüzyıllarda İyonya’nın aydın çevrelerinde kıpırdanmaya başlayan düşünce hareketleri dinin ve taassubun zincirlerini kırmış dünyada olup biten şeyleri doğa üstü güçlerle değil tabiata egemen kanunlarla açıklama eğilimi baş göstermiştir. Bu dönemlerde başlı başına şahsiyetler çıkmış ve bu kişiler eski geleneklere karşı çıkarak dünyanın menşeini kavramak ve onu meydana getiren elemanları saptamak için uğraşmışlardır. Bunlara İyonya tabiat filozofları adı verilmektedir. Thales, bu dünyayı ve herşeyi meydana getiren şeyin su olduğunu iddia eder. Anaksimandros havayı sudan önemli görür. Kselofannes de bu dönemin önemli felsefe adamlarındandır. İyonya tabiat filozoflarının vardıkları birbiriyle çelişen çeşitli sonuçlara rağmen bilime yaptıkları en büyük hizmet bu sorunları ilk kez ortaya atmaları ve bilimi pratik amaçlar için kullanılan bir araç değil, sırf gerçeğe ulaşmak için teorik nitelikte bir araştırma olarak kabullenmeleridir ki bu görüş bugünkü bilim görüşüne tamamen uygundur. M.Ö. 5. yy.’nin (Birinci Klasik Çağ) ilk yarısında yetişen düşünürlerin büyük kısmı ya Atinalı ya da Atina’da yerleşmiş yabancılardır. Anadolu’da ise tabiat felsefesini sürdüren bazı filozoflar yaşıyordu. Fakat bunlar birbirleriyle çelişen teoriler ileri sürdüklerinden, bu teoriler geniş çevrelere ulaşamamış, tüm Yunan adasına yayılamamıştır. Bu dönem önemli filozofları arasında Ephesoslu Herakleitos tabiatta hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp, nesnelerin sürekli "logos" (akıl) olarak gösterdiği ve ateşle bir saydığı kanuna göre değiştiğini ileri sürmüştür. Eleialı Parmenides de dünya hakkındaki görüşünü akıl ve mantığa dayamak suretiyle kurmak istediğinden Yunan felsefe tarihinin ilk rasyonalist filosofu olarak bilinmektedir.

M.Ö. 480 yılından sonra kültür hayatında bir hayli gelişme olan Sicilya’da yetişmiş Empedokles, Perikles zamanında Atina’da felsefe sistemini açıklamaya başlamış olan Klazomenaili Anaksagoros, Abderalı Demokritos ve Sokrates bu dönemin en ünlü yazarlarıdır. Demokritos düalist düşüncelerin tersine dünyadaki şeylerin sayıları sonsuz, bölünmeleri imkansız, son derece küçük, renksiz ve sade olan zerrelerden yani "atom"’lardan meydana geldiğini savunmuştur. Demokritos tam anlamıyla materyalist felsefe sistemi ortaya koymuştur. Sokrates (M.Ö 470/69-399) insanları kendi kendilerine öğrenmeye sevk ederek yurttaşlarının ahlaken daha iyi olmalarını, sosyete ve devlet içinde daha faydalı elemanlar olarak çalışmalarını istiyordu. Kendisi sofizm dalında olduğu kadar felsefede de döneminin en önemli şahsiyetleri arasına girmiştir. Yetiştirdiği öğrenciler Yunan tarihinin 2. Klasik çağında felsefe alanında büyük gelişmeler yapmışlar ve onun düşüncelerini uzun süre yaşatmışlardır. Sokrates’te eskiyi yıkmak isteyen devrimci bir taraf da vardı. Bu yönü sebebiyle ağır eleştirilere uğramış, sonunda Anitas adında bir Atinalı’nın onu devlet tanrılarını inkar etmek ve gençliği zehirlemekle suçlaması üzerine mahkemeye verilerek idama mahkum olmuş ve zehir içerek intihar etmiştir. M.Ö. 5 yy’da zamanımıza kadar bilim dünyasını meşgul eden problemler ele alınmaya başlanmış, bunlara çözümler üretilmek üzere çalışılmıştır.

İkinci klasik çağda (M.Ö 4.yy) bir taraftan Demokritos’un atom teorisi geliştirilmekte diğer taraftan Sokrates’in felsefi düşünceleri öğrencileri tarafından ilerletilmektedir. Bu öğrenciler arasında Atina’da Kinosarges gimnasyonunda bir ekol kuran Antistanes gösterilebilir. Antistenes’e göre dünya hazları ve kültür elemanları insanlar için zararlıydı. Bunun için insanlar alçak gönüllü olmalı, gayet sade ve hatta ilkel bir yaşam sürdürmeliydi. Yalnız kendi ihtiraslarına egemen olan kişi özgür olabilirdi. Antistenes’in görüşlerini Sinoplu Diogenes daha da geliştirmiştir. Aynı sorunu Sokrates’in başka bir öğrencisi Kireneli Aristippos da ele almıştır. Aristippos’un en önemli öğrensisi Hellenizm çağında faaliyette bulunmuş olan Epikuros’tur. Yalnız Sokrates’in öğrencilerinin değil, tüm Yunan filozoflarının en büyüğü Atinalı zengin bir aileye mensup olan Platon (427-348/47)’dur.Yunan felsefesi Platon (Eflatun) ile en yüksek seviyesine ulaşmıştır. "Faidon", "Apologia", "Simpasion", "Politeia" (Devlet) ve "Nomai" (Kanunlar) en önemli eserleridir. Eflatun felsefesinin özünü idealar teorisi ve insan ruhunun ölümsüzlüğü teşkil eder. İçinde olduğumuz sürekli akış halinde olan nesneler dünyasının ötesinde Eflatun’un reel varlıklar olarak kabullendiği "idealar dünyası" yani tümel anlamların meydana getirdiği sonsuz bir dünya vardır. Gerçek sandığımız nesneler bu ideaların yaşadığımız dünyaya yansımalarından başka birşey değildir, bunlar ideaların gölgelerinden ibarettir. Platon’un en ünlü öğrencisi Aristo’dur. Aristo (384-322) genç yaşlarda Platon tarzında yazdığı dialoglarla ün kazanmıştır. Hocasının "idealar" teorisinin mistik kısımlarını incelemiş ve aynı zaman da siyaset bilimi ile uğraşmıştır. Makedonya kralı Filip 2’nin oğlu İskender’in öğretimiyle uğraşmış ve onun Yunan kültürüyle yakından ilşkiye girmesini sağlamıştır. Aristo bilimleri dört kısıma ayırmıştır: Mantık, metafizik, tabiat tarihi ve ahlak. Son iki gruba dair yazdığı eserler çok önemlidir. Tabiat bilimi olarak fizik, astronomi, psikoloji, zooloji, botanik ve jeoloji’yi kastetmiş ve bütün bu alanlarda yaptığı çalışmalarında zengin etüd kolleksiyonları toplamakla bilimsel çalışmaların tam anlamıyla kurucusu olmuştur. Siyaset bilimi alanında da uzun incelemeler sonucu "Politikai" adlı bir eser yazmış, bu eserinde tarihte karşılaştığı monarşi, aristokrasi ve demorasi olmak üzere üç devlet sistemiyle meşgul olmuştur. Bu kitabı, Yunanistan’ın yüzyıllar boyu siyasal durumu hakkında etraflı bilgiler verdiği için tarihçiler tarafından çok önemsenmiş ve kullanılmıştır. Aristo’dan sonra daha önceki filozofların yerini tutabilecek geniş görüşlü bir kimse yetişmemiş, Hellenizm çağında ise tek tek bilim alanlarında uğraşan bilginler ortaya çıkmıştır.

Mitoloji: Eski Yunanlılar doğadaki herşeyi tanrı olarak görmüşler, etraflarında olan her olayı bir tanrıyla bağdaştırmışlardır. İnsan şeklinde olmalarına rağmen ölümsüz ve insanlardan çok daha güçlü olan bu tanrılar Yunan mitolojisiin temelini oluştururlar. Asırlar boyunca anlatılagelen ve "mythos" denilen hikayelerden oluşan Yunan mitolojisinin ana konuları dünyanın, tanrıların ve insanların oluşumu, tanrıların kendi aralarındaki veya insanlarla olan ilişkileri ve Troya Savaşı gibi gerçek olaylardır. Bu gibi gerçek olaylara, ağızdan ağıza anlatılırlarken çeşitli hayal ürünü hikayeler eklenmesi sonucu oluşan efsaneler aynı zamanda tarihsel değer de taşırlar. Yunan mitolojisine göre başlangıçta, yani dünya oluşmadan önce Khaos (sonsuz boşluk) vardı. Sonra Khaos’tan Gaia, yani toprak ve daha da sonra çekici gücün sembolü Eros çıktı. Eros’un sayesinde Khaos ve Gaia’dan Erebos (yeraltı karanlığı) ve Nyks (gece), onlardan ise Arther (göğün üst tabakalarının ışığı) ve Hemere (gündüz) doğdu. Daha sonra Uranos (gök) ve Pontos’u (deniz) dünyaya getiren Gaia Uranos’la birleşerek erkek ve dişi titanları, tek gözlü devler olan Kyklop’ları ve Hekatonkheires adlı yüz kollu devleri doğurdu. En son doğan erkek titan olan Kronos babasını yenerek tüm evrenin kralı oldu. Krallığını kaybetmemek için kendisi gibi titan olan karısı Rhea’dan doğan çocuklarını yiyen Kronos , kendisinden kaçırılan oğlu Zeus tarafından yenilince mitolojide tanrılar devri başladı.

ZEUS: Gök tanrısı olan Zeus annesi Rhea’nın yardımıyla babası Kronos’u tahtından indirerek Olympos’a yerleşmiştir. İnsanları ve tanrıları tiranlar ve devlere karşı korumuş ve onlara hükmetmiştir. Sık sık hayvan kılığına girip kadınları baştan çıkarır. Birçok sıfatı ve simgesi vardır.

HERA: Analığın yüceliği ve evliliği simgeler. Kronos ve Rhea’nın kızı olan Hera kardeşi Zeus’la evlidir. Çoğunlukla kinci, kıskanç ve hırçın bir tanrıça olmasıyla tanınır.

ATHENA: Evleri ve kentleri korur. Babası Zeus’un kafasından, tepeden tırnağa silahlı olarak doğmuştur. Aklın ve zekanın gücünü simgeler. Genellikle silahlı olarak canlandırılır.

APOLLON: Güneş tanrısı olan Apollon, Zeus ve Leto’nun oğludur. Aynı zamanda müzik ve şiir tanrısıdır. Tanrıların en yakışıklısıdır.

ARTEMİS: Av tanrıçası olan Artemis, Apollon’un kız kardeşidir. El değmemişliği simgeler. Ok ve yay taşır, bir dişi geyik ve köpeklerle dolaşır. Simgesi hilaldir.

HERMES: Zeus ile Maia’nın oğlu olan Hermes yolları ve onların üzerinde seyreden habercileri gezginleri, satıcıları ve gerektiğinde de hırsızları korur. Becerikli ve kurnaz bir tanrıdır.

HEPHAİSTOS: Ateş tanrısıdır. Demircilik ve madencilik ustasıdır. Hera’nın oğludur. Aphrodite ile evlenmiştir. İki ayağıda topal olan Hephaistos yer altında tanrılara silah yapar.

ARES: Savaş tanrısıdır. Acımasız ve kavgacı bir tanrı olduğu için kimse tarafından sevilmez.

APHRODITE: Aşk tanrıçasıdır. Hephaistos’un sadık olmayan eşidir. Anadolu’da büyük saygı görmüş adına kentler ve tapınaklar yapılmıştır. ·

DEMETER: Bereket ve ekili topraklar tanrıçası, Kronos ve Rhea’nın kızıdır.

POSEİDON: Denizler tanrısıdır. Denizciler iyi bir yolculuk için Poseidon’a yakarırlardı. Zeus’un erkek kardeşidir.

HADES: Ölüler dünyasının ve yeraltının tanrısıdır. Kendisini görünmez yapan bir başlığı vardır.

ASKLEPİOS: Asklepios sağlık ve hekimlik tanrısıdır. Yaygın kanıya göre Apollon ve nymphe (su perisi) Koronis’in oğludur.Genelde elinde yılanlı bir asa ile betimlenir. Zeus tarafından öldürülmüştür.

DİONYSOS: Şarap, sarhoşluk ve bağcılık tanrısı olan Dionysos, Zeus ve Semele’nin oğludur.Simgesi çam ve sarmaşıktır. Genellikle elinde kantharos adı verilen testiyle canlandırılır.

HESTİA: Ocak tanrıçası, evli kadın ve yeni doğmuş çocukların koruyucusu Hestia, Kronos ve Rhea’nın bakire kızıdır. Onuruna her sitenin prytaneionunda sürekli olarak kutsal ateş yakılırdı.

THYKE: İyi ve kötü talih tanrıçası. Çoğunlukla taç ve elinde bereket boynuzuyla betimlenir.

NEMESİS: Nyks’in kızıdır. Tanrısal öcü simgeler. Zeus’tan kurtulmak için kaza dönüşmüştür, fakat Zeus da bir kaza dönüşerek Helene ve Dioskurları doğurmasına sebep olmuştur.

HYGİEİA: Sağlık tanrıçasıdır. Asklepios’la ilişkilendirilir. Hayvanı yılandır.

HYPNOS: Uyku tanrısıdır. Erebos ve Nyks’in oğludur. Oğulları Morpheos, İcelos ve Phantasos düşleri yaratır. Yaşadığı mağaradan unutkanlık ve kayıtsızlık ırmağı Lethe’nin suları geçer.

HYMENAİOS: Evlilik tanrısıdır. Genellikle Apollon ve Kalliope’nin oğlu olduğu kabul edilir.

EROS: Aşkın ve üremenin tanrısıdır. Önceleri genç olarak betimlenen Eros daha sonra Hellenistik dönemde kalpleri ok ile yaralayan kanatlı bir çocuk olarak betimlenmeye başlanmıştır.

PAN: Kırlar, çobanlar ve ormanların tanrısıdır. Keçi ayaklı, sakallı ve boynuzludur. Zevk düşkünü bir tanrıdır. Syrinks (pan flüt) çalar, tepelerde dolaşır ve sürüleri korurdu.
 


Yorumları Oku (0) ...
 

Online Borsa

Hürriyet Haber

Warning: tempnam(): SAFE MODE Restriction in effect. The script whose uid is 1064 is not allowed to access /tmp owned by uid 0 in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 18 Warning: fopen(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 19 Warning: fwrite(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 20 Warning: fclose(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 21 Warning: include_once(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: include_once(): Failed opening '' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: unlink(): Unable to access in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 23

Milliyet

Warning: tempnam(): SAFE MODE Restriction in effect. The script whose uid is 1064 is not allowed to access /tmp owned by uid 0 in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 18 Warning: fopen(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 19 Warning: fwrite(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 20 Warning: fclose(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 21 Warning: include_once(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: include_once(): Failed opening '' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: unlink(): Unable to access in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 23