Türk Tarihi
ÇANAKKALE VE HİCAZ’DA 42. ALAY ...
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

ÇANAKKALE VE HİCAZ’DA 42. ALAY ..

7415

42 . Alay’ın Çanakkale ve Hicaz Cephelerindeki Komutanı A.Nuri

DİRİKER(1) Paşa’nın Hatıratından;

 

General Ahmet Nuri Diriker ..

1876 yılında Ruscuk’ta doğdu. 1921-1923 yıllarında katıldığı Türk Kurtuluş Savaşı’nda, Büyük Taarruz’da Albay rütbesi ile 8’inci Tugay Komutanlığı görevinde bulundu.

Vatan Evladından Umut Kesilmez:

42.Alay, Seddülbahir mıntıkasına sevk olunduk. Sovanlı derede ağırlıkları bıraktık. Kereviz deresi’nde çok zayiat vererek müşkül vaziyette kalmış kıtaatın yerlerini işgal ettik. Kereviz deresi’nde beş buçuk ay düşmanla çarpıştık. Alaydan 31 zabit (subay), dört binden fazla şehit ve gazi verildi.” “Çanakkale’de bazı korkak erat kendi tüfeğiyle cepheden kurtulmak için el ve ayaklarını vururlardı. Bu gibi eratın kurşuna dizilmesi için emir verildi. Bizim alaydan da bazı bu gibi vak’alar olmuş ise de bunları bir türlü kurşuna dizmeye razı olmadım. Yine bir gün bir nefer elinden kendini vurdu. Doktor rapor verdi ve bölük ve tabur kumandanları da ibreti misal olmak için kurşuna dizilmesini rica ettiler. O esnada düşman taarruz ediyordu, yine geri bıraktım. Bilahare nefere:

 

- Kardeş kurşunu ile ölmektense düşman kurşunu ile şehit olmasının daha iyi olacağını söyledim. Geceleyin eline iki bomba verip, 40- 50 metre mesafede olan düşman siperlerine bombaları atmasını, düşman ateşe başladığı zaman iki siper arasında ölen ve şehit olan binlerce asker arasında yatmasını, ateş kesildikten sonra parola vererek, vurulmazsa geri gelmesini emir verdim. Bunu üç defa tekrarladık, nefer bir türlü vurulmadı, birlikte onu siperde bekleyen bir çavuş şehit oldu. Neferi affettim. Neferin eli pansuman edilerek geçti. Bu nefer sonradan kendi arzusu ile düşman siperlerine giderek bombalar atmış, çok yararlık göstermişti. İki siper arasında ölüler arasında yattığı zaman ölülerin ceplerini karıştırmış, yetmiş seksen lirada para bulmuştur. Bu neferin hareketlerini fırka kumandanı olan Kazım Karabekir’e hikaye ettim. Alayın korkak neferi, en cesur asker oldu.” “Düşmanın bize attığı şarapnel kovanlarını toplamak için emir verilmişti. Her kovan için levazım birer kuruş veriyordu. Neferler kovanları toplar, levazıma götürür , para alırlardı. Bir nefer karargahımın yanında şarapnel kovanı toplamak için mütemadiyen düşmana göz atarak, kudurmuş olan düşmanın attığı şarapnel kovanlarını toplardı. Neferi tekdir etmiştim. Üçüncü yüzbaşısı da ateş esnasında(G) kramafon çalacağını söyledi. Muvaffakat ettim. Kramafon çalar çalmaz düşman şiddetli ateşini kesti, çalgı bitti, ateş tekrar başladı. Temmuz 23’te siperler tümüyle şüheda (şehitler) ile dolmuştu. Bölüklerde 250 mevcuttan 30-40 kişi kalmıştı, taburlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, bende müşkül vaziyette kaldım. Taburlara siperler dolmuş ise şehitleri bir bir üzerine koyun arkasından ateş ettirin diye emir verdim. Sargı mahalli mahşere dönmüştü. Düşman kaçtıktan sonra (Çanakkale’den) karşımızdaki düşman siperlerini gezdim. Bir yol üzerine Fransızlar ( I’ honeur au Turc )( Şeref Türk’lerindir.) diye yazmışlardı.” — Anlayana…!

 

42 nci Alay Hicaz’da, Medine’de;

..Fırka (Çekmecelerden)(Üsküdar’a)(Bağlarbaşı’na) naklolundu. Fırka kumandanlı- ğına halen Konya mebusu olan (Ali Fuat) Paşa tayin oldu. Üsküdar’dan fırka dördüncü orduya (Halebe) oradan da (Der’aya) geldik. İkmal efradı alarak alaylar seferi tam mevcutlu oldu . O esnada teftiş için Dördüncü Ordu Kumandanı (Cemal) paşa, Erkanıharbiye Reisi (Ali Fuat ) bey geldiler. Şama avdetlerinde Hicazda isyan olmuştu. Medine’de (Fahri), (Basri) paşalar muhasarada idiler . Muhasaranın ref-i için yedi sekiz bin mevcudunda bir (cenup müfrezesi) teşkil olundu. Kumandanlığına beni tayin ettiler. (Şama) geldim, ordu misafiri olarak bana Diktorya otelinin 3 numaralı odasını tahsis ettiler. Müfrezeye bir batarya top ve telsiz telgraf müfrezesi iltihak etti. Müfreze nizam harbinde kendi alayım alay 42 de dahildi. İlk kafile ve trenle (müdeyyin salibe) hareket ettim. Dördüncü ordu karargahı ve karargahı umumi Medine’nin akıbetinden endişe ediyorlardı. Fahri Paşa’dan haber almak için telsizle Medine’yi aradım ise de muhabere mümkün olmadı. Bir taburla telsiz müfrezesini Hediye istasyonuna sevk ettim. Fahri Paşa’dan vaziyetin iyi olduğunu, müfrezemi topladıktan sonra hareket etmekliğimi emir verdi. Telgraf hattı bozulmuş, tren hattı bozulmuş bir lokomotif de işe yaramaz edilmiş durumda idi. Ehemniyetsiz bir müsadere ile Medine’ye gelerek Fahri Paşa’nın emrine girdim. Arap isyancılara karşı başarılı harekatlar düzenledim. Hicaz, Medine civarı, Haşit ve Gayer boğazında isyancı Arap kabilelerine karşı başarılar kazandım. Fahri Paşa’nın takdirlerini kazandım. Bu mütarekeleri müteakip Kaymakamlığım ( Yarbay ) tebliğ edildi. Çanakkale Savaşı’ndan beri Binbaşı olarak yaptığı 42 enci Alay Komutanlığı’nı artık Yarbay olarak sürdürüyordu. Kaymakamlıktaki hayatım (Nasp tarihi : 6 / Eylül / 332): Alayca Gayer’de bulunduğumuz esnada iaşe hususunda çok müşkülat çektik. Zabitan ve efrad Deve eti, yağsız mercimek birçok zaman yediler. İskorpitten alay efradı hatli hastalandı. Efrada sayı ile hurma verilir, çekirdekleri toplanarak su içine konur bir müddet sonra hayvanlara verilirdi. Birçok beygirler açlıtan kum yiyorlardı. Sancılanarak ölüyorlardı. Gayer boğazından hiçbir hayvan geçemezken Boğaz beş altı kilometre imtidadında olduğu halde kamilen açtırdım. Kıtatın yol koluyla süvarilerin ikişer olarak geçmelerine müsait oldu. Hicazdaki hizmetim takdir edilerek üçüncü rütbeden Osmani bir sene kıdem zammı aldım. Alayımız sancağı Çanakkale’den harp madalyasıyla, Hicaz’da Gümüş imtiyaz madalyasıyla taltif edildi. Kaymakam (Yarbay) A.Nuri Diriker arkasında çıkan çıban yüzünden ağır bir şekilde rahatsızlanır, Fahri Paşa kendisine maiyetindeki Dr. Kemal Bey’i getirir. Dr. Kemal Bey çıbanın “şiripençe” olduğunu ve hemen ameliyat için Medine Hastahanesine gitmesi gerektiğini söyler, orda ameliyat olursa da uzun süre iyileşemez, zayıf düşer. Yara yeri iyileşmeye başlamıştır ancak doktorlar tebdili hava verirler. Beyrut’da tebdili hava etmek üzere trenle Şam’a gönderilir. Beyrut’ta kimsesi yoktur, iki yaşında hiç görmediği bir kızı vardır. Ordu Erkanı harbiye reisi miralay Ali Fuat Paşa’ya rica eder, tebdilihavasını İzmir’e tebdil ettiler. Hicaz’daki 42. Alay’ımı da bir daha göremedim.

 

Hicaz’da Alay sancağının gümüş imtiyaz madalyasıyla taltif edildiğine dair emri aynen yazıyorum :

1 – 42 inci nizamiye alayının harekatı hazanetkaranesine binaen mezkur alay sancağının gümüş imtiyaz madalyasıyla tevşih edilmiş olduğu 4 ncü orduyu humayun kumandanlığından tamimen tepçir edilmiştir.

2 - Hicaz isyanının bidayetinde hicaza gönderilmiş o zamandan bu güne kadar Hicaz darül harekatından (el’aluvade), /Aşar) boğazında, (Nuaruaziz) civarında (Gayerde), (Mecizde) mukabil tasvir meşakkat ve mahrumiyetler içinde pek kahramanhane muharebeler yaparak hicazda uassata ve İngilizlere karşı Osmanlı Sancağı’nın şerefini muhafaza etmiş ve bir çok zabitan ve efradı şeref meydanlarında şehit düşmüş olan bu alayın pek muhterem sancağının bu suretle mahzarı takdir ve taltif olmasını cidden fahriri mucip oldu.

3 – Sınıf celil askerinin zi- kıymet ve muhteşem emanetlerinden olan ihtizazat şeref

piran ile askeriyeye revnak ve safvet veren mukaddes sancağın tevkir kadrine çalışan, şerefine şerefler katan 42 enci alay efradının gözlerini öperim, kumandanına ve zabitlerine teşekkür eylerim ve şühedasını mağfiretle yad ve tebcil ederim.

4 – İhzari fedakariden geri kalmamakta olduklarını daima gördüğüm diğer kıtaat zabitan ve efradının da gözlerini öperim ve bu türlü taltiflere mazhariyetlerini Cenabı Haktan temenni ederim. 6/4/333

Hicaz Kuvvet Seferiyesi

Kumandanı Mirliva Fahri

 

HİCAZ ORDUSU KUMANDANI FAHRİ (FAHRETTİN)PAŞA”

42. Alay 1915′te bu defa Çanakkale’de Kerevizdere muhaberelerinde; düşmanlarının bile büyük takdirlerine mahzar olacak ölçüde savaşarak Çanakkale zaferinin birinci derece kahramanları sırasına geçmiştir. Çanakkale’de dört taburlu olarak muharebe eden 42. Piyade Alayının zayiatı; subay ve er olarak 991 şehit, 2486 yaralı ve 168 kayıptır. Alay Osmanlı ve Mecidiye madalyaları ile taltif edilmiştir.

 

 

1916 yılında Alay Hicaz cephesine 12. Kolordu emrinde olarak Suudi Arabistan’da görevlendirilmiş ve iki yıl Arabistan’ın cehennemi güneşi altında susuz ve gıdasız Mekke ve Medine bölgelerinde muharebelere katılmıştır. İngiliz ve Araplara karşı Medine’yi yoksulluk içerisinde, insan gücünün üzerinde bir direnç ve cesaretle savunan 42. Alaya ‘Medine Muhafızları’ unvanı verilmiştir. Çok kanlı geçen muharebelerde Alay Komutanı düşmanın eline geçmesin diye Alay Sancağını yaktırmıştır. Muharebelerin devamı sırasında Alay komutanı dahil bütün subaylar şehit olmuş, geriye 156 er kalmıştır. Alay 1. derece altın savaş ve üstün cesaret madalyaları ile taltif edilmiştir.*(2)”

 


(1) Tuğgeneral Ahmet Nuri DİRİKER: Sicili 1312-23 Piyade – Tuğgeneral Baba adı : Necip Doğum Yeri ve Tarihi Rusçuk/ 1291. 1312 yılında Harp Okulunu bitirdi. Selanik’te 17 nci Tümene katıldı. Osmanlı- Yunan Harbine katıldı. 1319’da Yüzbaşılığa terfi etti. 1324 de Koçana Mevki Komutanlığı’na tayin edildi. Hareket Ordusunda Tabur komutanlığına nakledildi. 08 Kanun Sani 1326 da taburuyla Yemen’e gitti. 1327 de Binbaşılığa terfi ettirildi. Birinci Dünya Savaşı başlangıcına kadar Yemen’de görev yaptı. Çanakkale cephesinde savaşın başlangıcından bitimine kadar 14 ncü Tümen 42 enci Alay Komutanı olarak görev yaptı. Medine kuşatmasına karşı Güney Müfrezesi Komutanlığına tayin edildi. ( 42. Alay emrinde.)

 

1332 de Yarbay’lığa terfi etti. İzmir’de 4 ncü Ordu’ya tayin edildi. İstanbul’da zahire sevkinde görevli heyetin başına getirildi. İstanbul’da Merkez Komutanlğı emrindeki 1 enci Alay Komutanlığı’na tayin edildi.Milli Mücadelede 1 enci Tümen Komutan vekilliğine, daha sonra 23 ncü Tümen’de Tugay Komutanlığı’na tayin edildi. 1337 de Albay’lığa terfi ettirildi. Milli Mücadele esnasında sırasıyla8, 18 ve 23 ncü Tümenlerde Tümen Komutan V. Yaptı. 03.12.1338’de Garp Cephesi 2 nolu Divan-ı Harp Başkanlığı’na tayin oldu. … 1928 de Büyük Komutanlık Kursu Muallimliğine tayin edildi.

 

30 Ağustos 1929 da Tuğgeneral’liğe terfi ettirildi. 1929 da 7 enci Tümen’e Tugay Komutanı olarak tayin edildi. Bu görevdeyken 19.05.1931 de emekliye ayrılmıştır.

KATILDIĞI SAVAŞLAR : Osmanlı-Yunan Savaşı, Bulgar İsyanı, Arnavutluk İsyanı, Yemen, Asir, Sana, Amra Muharebeleri, Çanakkale – Kerevizdere Savaşları, Hicaz Muharebeleri, İstiklal Harbi (Sakarya Savaşı, Mangal Dağı, Köse Abdal, Dua Tepe, Kartal Tepe, Köseler Geçidi), Doğu İyanları (Şeyh Sait, Haco, Deh, Pervari isyanları.)

ALDIĞI NİŞAN VE MADALYALAR: Yunan Madalyası(1314), Harb-i Umumi Madalyası(1332), Gümüş Liyakat Harp Madalyası(1334), Kılıçlı Üçüncü Mecidi Nişanı(1335), İstiklal Madalyası(1926)

(Askeri özgeçmiş özet olarak verilmiştir.) “ Bu Askeri Sefahat Belgesi, Tuğgeneral Ahmet Nuri DİRİKER’e ait “Subay Şahsi Dosyası” kayıtlarına göre düzenlenmiştir. 17 Temmuz 2007 Onay 17 Temmuz 2007 Sermet TAKTAK –Personel Albay -MSB Arşiv Müdürü.”

 

KAYNAKÇA:

1- A.Nuri Diriker Paşa’nın el yazısı hatıratı ..

 

2- Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, 42. Alay’ın son komutanıdır. Bkz. Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok – yaz. O.Pamukoğlu.

* Daha sonraki Alay Komutanı ve verilen madalya ..

 


Yorumları Oku (0) ...
 
Amerika'ya Osmanlı Yardımı

Günümüzde, pek çok ülke gibi Türkiye de Amerika’dan yardım alıyor. Aylardır İMF’den gelecek 1.5 milyar doları sabırsızlıkla bekliyor; geldi, gelecek, verdiler, tartışmaları geleceğimizle ilgili hesapları yapmamızı ve gündemimizi belirliyor. Ama bundan 120 yıl önce yardım isteğinde bulunan Türkiye değil Amerika Birleşik Devletleri oluyordu. Üstelik yardım talebi de, Afganistan’la savaş öncesi gündeme gelen DEVE idi.

Amerika ile Türkiye arasında resmi ilişkiler II. Mahmut döneminde 7 Mayıs 1830 yılında imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile başlamıştır. Ticari ilişkiler ise 1785 yılından beri devam etmekteydi. İlk Amerikan gemisi II. Selim devrinde, 1797 tarihinde İzmir’e ve 1800 yılında İstanbul’a gelmiş ve ilk Amerikan Konsolosluğu 1802 tarihinde İzmir’de açılmıştır. Türkiye ile Amerika arasında resmi bir anlaşmaya dayanan ilişkiler kurulmadan önce, Andrew Jackson’un Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla dönemin padişahı olan II.Mahmut, kendisine bir tebrik ve iyi niyetler mesajı göndermiş, Andrew Jackson’da bunu büyük nezaket ve içtenlikle cevaplamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak, Texas’a gelip yerleşmiş olan Amerikalılar’ın organize ettikleri bir ayaklanma sonucunda, bu eyalet 29 Aralık 1836’da Meksika’dan ayrılıp Amerika’ya katılmıştı. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir seri anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Bu anlaşmazlıklar zamanla çözümlenemeyerek, 8 Mayıs 1846 tarihinde başlayan bir savaşla sonuçlandı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan Guadalupe Hidago Barış Andlaşması sonunda Meksika, topraklarının yarısını (California, Nevada, Utah, Arizona, New Meksiko eyalatleriyle Colorado eyaletinin bir kısmını) Amerika’ya terk etmek zorunda kaldı.

Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu.

Savaştan sonra, Meksika bu problemi kesin bir şekilde çözmeye karar verdi. 19. yy.’da Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da giriştikleri sömürgecilik savaşlarında nakliye için çöllere ve çorak alanlara olağanüstü dayanıklılık gösteren develerden faydalandıkları biliniyordu. Amerika da ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerde fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi. Bu geminin kumandanı David Nixon Porter’dı. David Nixon Porter daha sonra Amerika deniz kuvvetlerinde amiral olarak hizmet etmiş ve 12 Nisan 1861 yılında başlayıp dört yıl süren kanlı ve yıpratıcı iç savaş sırasında büyük şöhret kazanmıştır. Babası Kumandan David Porter ise Amerika’nın ilk Türkiye Büyükelçisidir. 1831-1843 yılları arasında bu görevle İstanbul’da bulunmuş, Türk-Amerikan dostluğunun temelini atmış, II. Mahmut’un şahsi dostluğunu kazanmış, Türkiye’de çok sevilmiş ve kendisinin de çok sevdiği İstanbul’da vefat etmiştir.

Amerika’nın İstanbul Elçiliği, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na 29 Ekim 1855 tarihinde gönderdiği bir yazıda şöyle diyordu: “Amerika Birleşik Devletleri tarafından bundan sonra Meksika ve California’da deve kullanılmasına karar verilmiş ve İstanbul’dan otuz beş devenin getirilmesi için bahriye subaylarından Mr. David’in kumandasındaki bir gemiyi bu tarafa göndermiş olduğundan, Türkiye ile Amerika arasında mevcut bulunan iyi ilişkiler ve dostluk dolayısıyla Osmanlı devleti bir çift erkek ve bir çift dişi deve verdiği taktirde bunun büyük bir memnunluk doğuracağını Amerika Elçisi arza ve beyana cesaret eder.”

Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliğine şu yazı ile bildirir: “Amerika Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”

Sultan Abdülmecit’in bu husustaki olumlu iradesi, sadrazama Saray Başkatipliği’nce şu şekilde bildirilmiştir.

“Sadakat tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür. 13 Kasım 1855”

Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği deve bedelsiz olarak verilmiş, öbür 31 deve de bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. Nitekim bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş ve Amerika, iç savaşında büyük ölçüde bunlardan yararlanmıştır.

 


Yorumları Oku (0) ...
 
Osmanlı Devleti'nde Hukuk Sistemi

Teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nde, devletin ve toplumun yönetimi İslam hukukuna göre düzenlenmiştir(şeriat düzeni). Bu düzende müslüman halk şeriat kurallarına göre yönetilirken, yabancı ve azınlıklar ise kapitülasyonlar nedeniyle kendi hukuk kurallarını uyguluyorlardı. Dolayısıyle Osmanlı Devleti’nde hukuk birliği yoktu. II. Mahmut ve tanzimat dönemlerinde İslam Hukukunun dışında kalan alanlara yeniden el atmak, hiç olmazsa o konularda laik ve akılcı düzenlemelere gitmek istenildi.

Teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nde, devletin ve toplumun yönetimi İslam hukukuna göre düzenlenmiştir(şeriat düzeni). Bu düzende müslüman halk şeriat kurallarına göre yönetilirken, yabancı ve azınlıklar ise kapitülasyonlar nedeniyle kendi hukuk kurallarını uyguluyorlardı. Dolayısıyle Osmanlı Devleti’nde hukuk birliği yoktu.

II. Mahmut ve tanzimat dönemlerinde İslam Hukukunun dışında kalan alanlara yeniden el atmak, hiç olmazsa o konularda laik ve akılcı düzenlemelere gitmek istenildi. Ama hukukun en önemli bölümleri dine dayalı olduğu için onlara dokunulamıyordu. Bu durumu ile Osmanlı Hukukunun TC Hukukuna göre aksak yanları şöyle sıralanabilir:

Kadınlara tanınan haklar çok sınırlı idi. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip değillerdi. Yönetime katılamazlardı. Ufak tefek bazı işler dışında istedikleri mesleğe giremezlerdi. Aile yaşamında erkeklerle aralarında eşitlik yoktu. Bir erkek dört kadınla evlenebilir, dilediği kadar da cariye tutabilirdi. Boşanma hakkı erkeğe tanınmıştı. Kız çocuklar erkeklere göre daha az miras alırlardı. Mahkemelerde iki kadın, bir erkek tanık yerine geçerdi. Oysa ki günümüzde bu durum tamamiyle değişmiş, kadın ile erkek eşit duruma gelmiştir. Kadınlar siyasete katılabilir, aile hayatında kadın ile erkek eşit sayılmaktadır. Kadınlar istedikleri mesleği yapabilmektedir.

Ekonomi ve ticaret hayatını düzenleyen kurallar yetersizdi. Ceza Hukuku alanında eksiklikler vardı. Yargılama yöntemleri pek ilkeldi. Kadı tek yargıçtı ve mahkemede dilediği gibi hareket ederdi. Ayrıca, bütün bu kurallar bugünkü kanun kitapları gibi derli toplu metinler biçiminde toplanmamıştı. Bunun için uygulayıcıların istedikleri maddeleri bulabilmeleri çok zordu. Günümüzde bu durumun tam aksine bütün kanunlar bir kitapta toplanmış ve mahkemede birkaç tane yargıçtan oluşan karar heyeti görev almaktadır ve bu kurul kendi kafasına göre kanunlara göre karar vermektedir. Kendi istediği maddeyi çıkarma yetkisi yoktur.

Bir devlet bütün vatandaşlarına aynı hukuku uygulamalıdır. Hukuk birliğin temellerindendir. İşte Osmanlı Devletinde bu özellik yoktu. Devlet nüfusunun önemli bir bölümü müslüman değildi. Müslüman olmayanlara kendi hukukları uygulanırdı. Müslümanlar ise, Osmanlı Devletinde Sünni mezheplerin hukukuna tabi idiler. Her mezhep mensubu kendi imamlarının kurallarının uygulanmasını isteyebilirdi. İşte bu temel aksaklık Osmanlı Devletindeki hukuk birliğini bozmuş, parçalanmanın kolylaşmasını sağlamıştır. Günümüzde böyle ayrılık olmaması TC hukukunun birliğnin bozulmamasına dolayısıyle devletin içinde iç karışıklıkların çıkmasına engel olmaktadır. TC hukuku temel olarak İsveç hukukuna dayanmaktadır. Hukukta her vatandaş eşit sayılmış ve herkese aynı kurallar uygulanmaktadır.

Osmanlı Devleti, Fransız ihtilali fikirlerinin de etkisiyle hukuk alanında bir takım ıslahat hareketlerine girişmiş, bağımsız mahkemeler oluşturmuş, yabancı ve azınlıklara hukuksal ayrıcalıklar tanınmıştır.

Meşrutiyet döneminde anayasal düzene geçildikten sonra, hukukta birliği sağlamak ve kargaşayı önlemek amacıyla Mecelle adıyla bir medeni kanun hazırlanmıştır. Ancak hanefi mezhebinin kurallarına göre hazırlanan ve dinsel yönü ağır basan Mecelle kanunu, Osmanlı Devletindeki sorunları çözmeye yeterli olmamıştır.

Hukukta Laikleşmenin Nedenleri:

a-) Yeni kurulan Türk Devletinin din toplumu(ümmetçilik) düşüncesi yerine Türk milliyetçiliği esasını benimsemesi

b-) Mecelle kanunun sorunları çözmede yetersiz kalması

c-) Hukukta ikiliğin ortadan kaldırılmak istenmesi

d-) Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş bir yapıya kavuşturma düşüncesi

 


Yorumları Oku (0) ...
 
Amerikaya Osmanlı Yardımı

Günümüzde, pek çok ülke gibi Türkiye de Amerika’dan yardım alıyor. Aylardır İMF’den gelecek 1.5 milyar doları sabırsızlıkla bekliyor; geldi, gelecek, verdiler, tartışmaları geleceğimizle ilgili hesapları yapmamızı ve gündemimizi belirliyor. Ama bundan 120 yıl önce yardım isteğinde bulunan Türkiye değil Amerika Birleşik Devletleri oluyordu. Üstelik yardım talebi de, Afganistan’la savaş öncesi gündeme gelen DEVE idi.

Amerika ile Türkiye arasında resmi ilişkiler II. Mahmut döneminde 7 Mayıs 1830 yılında imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile başlamıştır. Ticari ilişkiler ise 1785 yılından beri devam etmekteydi. İlk Amerikan gemisi II. Selim devrinde, 1797 tarihinde İzmir’e ve 1800 yılında İstanbul’a gelmiş ve ilk Amerikan Konsolosluğu 1802 tarihinde İzmir’de açılmıştır. Türkiye ile Amerika arasında resmi bir anlaşmaya dayanan ilişkiler kurulmadan önce, Andrew Jackson’un Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla dönemin padişahı olan II.Mahmut, kendisine bir tebrik ve iyi niyetler mesajı göndermiş, Andrew Jackson’da bunu büyük nezaket ve içtenlikle cevaplamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak, Texas’a gelip yerleşmiş olan Amerikalılar’ın organize ettikleri bir ayaklanma sonucunda, bu eyalet 29 Aralık 1836’da Meksika’dan ayrılıp Amerika’ya katılmıştı. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir seri anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Bu anlaşmazlıklar zamanla çözümlenemeyerek, 8 Mayıs 1846 tarihinde başlayan bir savaşla sonuçlandı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan Guadalupe Hidago Barış Andlaşması sonunda Meksika, topraklarının yarısını (California, Nevada, Utah, Arizona, New Meksiko eyalatleriyle Colorado eyaletinin bir kısmını) Amerika’ya terk etmek zorunda kaldı.

Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu.

Savaştan sonra, Meksika bu problemi kesin bir şekilde çözmeye karar verdi. 19. yy.’da Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da giriştikleri sömürgecilik savaşlarında nakliye için çöllere ve çorak alanlara olağanüstü dayanıklılık gösteren develerden faydalandıkları biliniyordu. Amerika da ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerde fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi. Bu geminin kumandanı David Nixon Porter’dı. David Nixon Porter daha sonra Amerika deniz kuvvetlerinde amiral olarak hizmet etmiş ve 12 Nisan 1861 yılında başlayıp dört yıl süren kanlı ve yıpratıcı iç savaş sırasında büyük şöhret kazanmıştır. Babası Kumandan David Porter ise Amerika’nın ilk Türkiye Büyükelçisidir. 1831-1843 yılları arasında bu görevle İstanbul’da bulunmuş, Türk-Amerikan dostluğunun temelini atmış, II. Mahmut’un şahsi dostluğunu kazanmış, Türkiye’de çok sevilmiş ve kendisinin de çok sevdiği İstanbul’da vefat etmiştir.

Amerika’nın İstanbul Elçiliği, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na 29 Ekim 1855 tarihinde gönderdiği bir yazıda şöyle diyordu: “Amerika Birleşik Devletleri tarafından bundan sonra Meksika ve California’da deve kullanılmasına karar verilmiş ve İstanbul’dan otuz beş devenin getirilmesi için bahriye subaylarından Mr. David’in kumandasındaki bir gemiyi bu tarafa göndermiş olduğundan, Türkiye ile Amerika arasında mevcut bulunan iyi ilişkiler ve dostluk dolayısıyla Osmanlı devleti bir çift erkek ve bir çift dişi deve verdiği taktirde bunun büyük bir memnunluk doğuracağını Amerika Elçisi arza ve beyana cesaret eder.”

Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliğine şu yazı ile bildirir: “Amerika Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”

Sultan Abdülmecit’in bu husustaki olumlu iradesi, sadrazama Saray Başkatipliği’nce şu şekilde bildirilmiştir.

“Sadakat tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür. 13 Kasım 1855”

Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği deve bedelsiz olarak verilmiş, öbür 31 deve de bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. Nitekim bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş ve Amerika, iç savaşında büyük ölçüde bunlardan yararlanmıştır.


Yorumları Oku (0) ...
 
Osmanlı Döneminde Hukuk Sistemi
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 

Teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nde, devletin ve toplumun yönetimi İslam hukukuna göre düzenlenmiştir(şeriat düzeni). Bu düzende müslüman halk şeriat kurallarına göre yönetilirken, yabancı ve azınlıklar ise kapitülasyonlar nedeniyle kendi hukuk kurallarını uyguluyorlardı. Dolayısıyle Osmanlı Devleti’nde hukuk birliği yoktu.

II. Mahmut ve tanzimat dönemlerinde İslam Hukukunun dışında kalan alanlara yeniden el atmak, hiç olmazsa o konularda laik ve akılcı düzenlemelere gitmek istenildi. Ama hukukun en önemli bölümleri dine dayalı olduğu için onlara dokunulamıyordu. Bu durumu ile Osmanlı Hukukunun TC Hukukuna göre aksak yanları şöyle sıralanabilir:

Kadınlara tanınan haklar çok sınırlı idi. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip değillerdi. Yönetime katılamazlardı. Ufak tefek bazı işler dışında istedikleri mesleğe giremezlerdi. Aile yaşamında erkeklerle aralarında eşitlik yoktu. Bir erkek dört kadınla evlenebilir, dilediği kadar da cariye tutabilirdi. Boşanma hakkı erkeğe tanınmıştı. Kız çocuklar erkeklere göre daha az miras alırlardı. Mahkemelerde iki kadın, bir erkek tanık yerine geçerdi. Oysa ki günümüzde bu durum tamamiyle değişmiş, kadın ile erkek eşit duruma gelmiştir. Kadınlar siyasete katılabilir, aile hayatında kadın ile erkek eşit sayılmaktadır. Kadınlar istedikleri mesleği yapabilmektedir.

Ekonomi ve ticaret hayatını düzenleyen kurallar yetersizdi. Ceza Hukuku alanında eksiklikler vardı. Yargılama yöntemleri pek ilkeldi. Kadı tek yargıçtı ve mahkemede dilediği gibi hareket ederdi. Ayrıca, bütün bu kurallar bugünkü kanun kitapları gibi derli toplu metinler biçiminde toplanmamıştı. Bunun için uygulayıcıların istedikleri maddeleri bulabilmeleri çok zordu. Günümüzde bu durumun tam aksine bütün kanunlar bir kitapta toplanmış ve mahkemede birkaç tane yargıçtan oluşan karar heyeti görev almaktadır ve bu kurul kendi kafasına göre kanunlara göre karar vermektedir. Kendi istediği maddeyi çıkarma yetkisi yoktur.

Bir devlet bütün vatandaşlarına aynı hukuku uygulamalıdır. Hukuk birliğin temellerindendir. İşte Osmanlı Devletinde bu özellik yoktu. Devlet nüfusunun önemli bir bölümü müslüman değildi. Müslüman olmayanlara kendi hukukları uygulanırdı. Müslümanlar ise, Osmanlı Devletinde Sünni mezheplerin hukukuna tabi idiler. Her mezhep mensubu kendi imamlarının kurallarının uygulanmasını isteyebilirdi. İşte bu temel aksaklık Osmanlı Devletindeki hukuk birliğini bozmuş, parçalanmanın kolylaşmasını sağlamıştır. Günümüzde böyle ayrılık olmaması TC hukukunun birliğnin bozulmamasına dolayısıyle devletin içinde iç karışıklıkların çıkmasına engel olmaktadır. TC hukuku temel olarak İsveç hukukuna dayanmaktadır. Hukukta her vatandaş eşit sayılmış ve herkese aynı kurallar uygulanmaktadır.

Osmanlı Devleti, Fransız ihtilali fikirlerinin de etkisiyle hukuk alanında bir takım ıslahat hareketlerine girişmiş, bağımsız mahkemeler oluşturmuş, yabancı ve azınlıklara hukuksal ayrıcalıklar tanınmıştır.

Meşrutiyet döneminde anayasal düzene geçildikten sonra, hukukta birliği sağlamak ve kargaşayı önlemek amacıyla Mecelle adıyla bir medeni kanun hazırlanmıştır. Ancak hanefi mezhebinin kurallarına göre hazırlanan ve dinsel yönü ağır basan Mecelle kanunu, Osmanlı Devletindeki sorunları çözmeye yeterli olmamıştır.

Hukukta Laikleşmenin Nedenleri:

a-) Yeni kurulan Türk Devletinin din toplumu(ümmetçilik) düşüncesi yerine Türk milliyetçiliği esasını benimsemesi

b-) Mecelle kanunun sorunları çözmede yetersiz kalması

c-) Hukukta ikiliğin ortadan kaldırılmak istenmesi

d-) Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş bir yapıya kavuşturma düşüncesi


Yorumları Oku (0) ...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 İleri > Son >>

Sayfa 1 - 24

Online Borsa