Türk Tarihi
1921 den 1923 e Türk Milleti Kavramı
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 7
ZayıfMükemmel 

bayrakposter

Her önüne gelenin Türkiye kavramını alıp, Türk kavramından ayrıştırmaya çalışması kadar saçma bir bakış açısı ortaya koyma hastalığından vazgeçmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinde Milli hassasiyetin ortaya konması ve Türk kelimesinden türetilen Türkiye adının konması bunun en bariz emaresidir.

Yeni kurulacak olan Türkiye’nin tek bir milletten mütevellit sayılması ve adının Türkiye konulması sebebi ile başka anlam çıkartma gayesi, devlet lisanının Türkçe olarak kabul edilmesinin ardından ortaya çıkan tablo, bir Osmanlı’nın küçük bir bölümünden mücadele ve şehitlerimiz ile kurulan bağımsız Türkiye’nin Türkçe konuşan bir Millet olduğunun ifadesidir ki, buradaki adreste yine aynı noktaya gider. Bu Millete Yunan, Ermeni, İngiliz diyemeyeceğimize göre, o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde kurulan kurumların adlarına baktığımızda; Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu vb. adlarla kurulurken Türkiye de hangi Milleti işaret ettiğini (af edersiniz) ÖKÜZ OLSA anlar.

Kuruluş aşamasında tarihi gerçekler ışığında konuyu açalım ve Türk Milletine tahammül edemeyen zevata örneklerle yukarıdaki önermelerimizi açıklayalım. Kanılarının tarihi gerçeklerle olguya dönüşmesine ve bizim fikirlerimizin doğruluğunu ispat edelim.

Mustafa Kemal, 22 Haziran 1919’da Amasya Tamimini yayınladı. Bu Tamimde Mustafa Kemal, “vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükûmet-i merkezimeyiz İtilaf Devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur bulunduğundan deruhte ettiği mesuliyetin icabatını ifa edememektedir” demekte ve Erzurum’da bir kongre toplanmasını istemektedir. (Milletin İstiklaline dikkat)

Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919’dan 7 Ağustos 1919’a kadar devam etmiştir. Kongre sonunda, 7 Ağustos 1919’da Kongre Heyeti tarafından bir “Beyanname” yayınlandı. Beyannamede İstanbul Hükûmetinin görevini yapamadığı takdirde, Millî Kongre veya Kongre toplantı halinde değil ise heyet-i temsiliye tarafından geçici bir hükûmet kurulacağı ilân edilmiştir. (Milli Kongre’ye dikkat)

Sivas Kongresi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılmıştır. 11 Eylül 1919’da “Sivas Umumî Kongre Heyeti” bir “beyanname” yayınlamıştır. Beyannamenin 9’uncu maddesinde İstanbul Hükûmetinden “Meclis-i Maliye’nin hemen ve vakit kaybetmeksizin toplanması istenmiştir. Yine Sivas Kongresinde Millî Kongrenin toplantı halinde olmadığı zamanlar faaliyette bulunmak üzere bir “Heyet-i Temsiliye”nin kurulması öngörülmüştü. (Meclis-i Milliye yani Milli Meclise dikkat.)

Bu gelişmeler karşısında İstanbul Hükûmeti 7 Ekim 1919 tarihli İntihab-ı Mebusan Kararnamesini çıkarmış ve bu kararname uyarınca Aralık 1919’da seçimler yapılmıştır. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı 12 Ocak 1920’de toplandı. İstanbul işgal tehdidi altındaydı. Meclis-i Mebusan 28 Ocak 1920’de “Misak-ı Millî Beyannamesi”ni kabul etti. Bu beyanname, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararlar doğrultusunda ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı (istiklâl-i devlet) ilkelerini ilân ediyordu. (Misak-ı Milli ye dikkat)

16 Mart 1920’de İstanbul işgal edildi. Meclis 18 Mart 1920 günü son toplantısını yaptı ve çalışmalarına ara verme kararı aldı. İstanbul’un işgal edilmesi üzerine Mustafa Kemal, 19 Mart 1920 Heyet-i Temsiliye adına yayınladığı bir tamimle “salâhiyet-i fevkalâdeyi haiz bir meclis ”i Ankara’da toplantıya çağırmıştır. “Salâhiyet-i fevkalâdeyi haiz bir meclis” deyimiyle kastedilen şey kurulacak meclisin bir “kurucu meclis” olacağıdır.

Mustafa Kemal’in 17 Mart 1920’de yayınladığı İntihabat Tebliği toplanacak yeni meclisin seçim usulünü belirliyordu. Nüfuslarına bakılmaksızın her livadan beş kişi seçilecekti. Bunları ise belediye meclisi üyeleri ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin yerel yönetim kurulu üyeleri seçecekti. Ayrıca İstanbul’dan Meclis-i Mebusandan gelecek üyeler de seçilmiş üye kabul edileceklerdi. Bunu engellemek için ise, Damat Ferit Paşa, 11 Nisan 1920’de Meclis-i Mebusanı feshettirmiş böylece mebusların mebusluk sıfatlarını sona erdirmiştir. Bu şekilde seçilenler Ankara’da toplanarak 23 Nisan 1920’de ilk Büyük Millet Meclisi toplantısını yaptılar. İşte bu Meclis kuruluşundan aşağı yukarı 9 ay sonra, 20 Ocak 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanununu kabul etmiştir. (Büyük Millet Meclisi)

1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu çok açık bir şekilde millî egemenlik ilkesini ilân etmektedir: “Hâkimiyet bilakaydüşart milletindir”. Aslında 1876 Kanun-u Esasî yürürlükten kaldırılmamış da olsa, egemenliğin hükümdara ait olduğu bir sistemden çok farklı bir sistemin benimsendiği ortadadır. (Hâkimiyet bilakaydüşart milletindir)

TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNU

Kanun No: 85

Kabul Tarihi: 20 Kânun-ı Sani 1337 (20 Ocak 1921)

Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 1, s.196-199.

Ceride-i Resmiye, 1-7 Şubat 1337 (1921)

MADDE 1.- Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.

MADDE 2.- İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

MADDE 3.- Türkiye Devleti, Büyük Milleti Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti "Büyük Millet Meclisi Hükûmeti" unvanını taşır.

MADDE 4.- Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca müntahap azadan mürekkeptir.

TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNUN BAZI MEVADDININ TAVZİHAN TADİLİNE DAİR KANUN

Kanun No: 364 Kabul Tarihi: 29.10.1339 (1923)

Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 5, s.158.

MADDE 1.- Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.

MADDE 2.- Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır. Resmî lisanı Türkçedir.

Şimdi bu tarihi gerçekler ışığında neyin tartışmasını yapıp, bir Millet kabul edilen Türkiye’yi 37 etnik kökene ve neredeyse 37 Millete bölerek birlikte yaşama arzusunu oluşturmaya çalışıyoruz. Ailelerin yapısında bulunan kardeşler, kendileri aile oldukça yuvadan uçar ve kendi yuvalarını kurarken, Kürt kardeşime, Çerkez kardeşime sen de ailesin hadi yuvanı kur diyerek parçalamayı onaylayarak hangi amaca hizmet ediyoruz.

Hepimiz bu ülkenin çocuklarıyız. Bu ülke bizim ailemiz. Eğer kendimize bir aile seçecek isek Türkiye bunun için yeter. Türkiye’yi baba, vatanı Ana olarak kabul edersek. Türkiye’ye samimiyetle bağlı olan babalar, bu coğrafyanın analarından Türkiye’ye samimiyetle bağlı nesillerin doğmasına sebep olurlar. Ama Türkiye’den olmayan, Türkiye’yi istemeyen, Türkiye’yi yok etmek isteyen bir babanın, anası bu coğrafyada yaşasa bile nesilleri ihanet etmekten geri kalmayacaklardır.

Allah(cc), bizi ana dili, ırkı, dini ve mezhebi ne olursa olsun, Türkiye’ye samimiyetle bağlı insanlarla bir kılsın. Türkiye’ye omuz verip, yeniden gurur duyacağımız güçlü bir devlet kuralım. Sıkıntı olarak ortaya çıkan bütün ortaya atılanların yok olduğunu göreceğiz.

Serdar Şahin

22 Haziran 2011


Yorumları Oku (0) ...
 
BİLGE KAĞAN DİYOR Kİ.......!
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 6
ZayıfMükemmel 

"Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım... Türk milletinin, Türk devletinin adı, sam yok olmasın diye, gece uyumadım, gündüz oturmadım, ölesiye, bitesiye çalıştım. Az milleti çok, aç milleti tok kıldım...

Yoksul milleti zengin, tutsak milleti efendi kıldım..." Ben, Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan, bu çağda, tahtıma oturdum. 'Söz...lerimi sonuna kadar dinle, iyi işit! Bütün küçük kardeşlerim, yeğenlerim, oğullarım! Bütün soyum, milletim! Sağdaki Şadapıt Beğler, soldaki Tarkanlar, buyruk beğleri!

Otuz Tatar, Dokuz Oğuz Beğleri! Millet! Sözlerimi iyice işitin, sağlamca dinleyin!

Doğuda gündoğusuna, batıda günbatısına, kuzeyde gece ortasına kadar olan yerler içinde yaşayan milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur. Türk kağanı Ötüken ormanında oturursa ilde sıkıntı, bunalım olmayacaktır.

Doğuda Şantung Ovası'na kadar ordu şevkettim, denize ulaşmamıza az kaldı. Güneyde Tokuz Ersin'e kadar ordu şevkettim, Tibet'e erişmemize az kaldı. Batıda İnci Irmağı'nı aşarak Demirkapı'ya kadar gittim. Kuzeyde Yir Bayırku'ların toprağına ordu şevkettim. Bunca yerlere Türk adını, Türk şanını ulaştırdım!

Ötüken ormanında yabancılar yok. İl tutulacak yer Ötüken ormanıdır. Bu yerde oturup Çin milleti ile aramı düzelttim. Altın, gümüş, pirinç, ipek... bunca şeyleri ölçüsüz veren Çin milletinin sözü tatlı, kumaşı yumuşak, yani armağanı çekicidir. Çinliler bu tatlı dil ve çekici armağanlarla uzaktaki milletleri kandırarak kendilerine çekerler. Yakına çekip kondurduktan sonra da fitne bilgisini yayarlar. Uzaktaki kavimler Çinlilerin ne fesatçı olduklarını ancak o zaman anlar.

Ey Türk Milleti!

Tatlı sözlere ve yumuşak armağanlara kandın ve birçoklarınız öldü. Yine yanıhrsan ve Güneydeki Çogay ormanına, Tögültün Ovası'na gidip yerleşirsen, ey Türk Milleti, öleceksin!

kultiginyazitibatiyuzu

Oralara gittiğiniz zaman Çin'den gelen kötü kişiler aranıza sokulur ve sizi şöyle kandırırlar: "Onlar uzaktakilere kötü, yakındakilere iyi armağanlar verirler." Nice bilgisiz kişiler bu sözlere kanıp oralara gitti ve öldüler. O yerlere varırsan, ey Türk Milleti, öleceksin! Ötüken'de kalıp, oralara kervan ve kafile gönderirsen, sıkıntın olmaz. Ötüken ormanında oturursan ebedî il tutarak oturacaksın. Tok olacaksın!

 

Ey Türk Milleti!

Sen, aç olunca tokluk nedir bilmezsin, fakat tok olunca da açlık nedir düşünmezsin! Böyle olduğun için, seni yücelten kağanının sözünü tutmadın. Onun sözünü almadan yerden yere vardın. O yerlerde tükendin. Geri kalanlarınla, daha da zayıflayarak öle yite yürüyordun... Tanrı yarlıgadığı için, kendi kut'um (meziyetlerim, talihim) var olduğu için, ben, Kağan olarak tahta oturdum. Tahtıma oturunca, aç, yoksul, dağınık milleti topladım. Yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Sözümde yalan, yanlış var mı?

 

Türk Beğler! Millet! İşitin!

Türk Milletinin derlenip il tuttuğunu, yanıldığı zaman öldüğünü, buraya vurdum (bu taşa yazdım). Ne sözüm var ise bu ebedî taşa vurdum. Onları görerek, okuyarak bilin!

 

Türk Milleti! Beğleri!

Tahtına bağlı, kağanına itaat eden beğler olarak mı yanılacaksınız! Ben bu bengütaşı yontturdum, diktirdim. Güzel bir bark (türbe) yaptırdım. İçine dışına güzel nakış vurdurdum. Gönlümdeki sözleri yazdırdım. Çölde, otlakta, çorak yerde olanlar da bu bengütaşı görsün. Yabancılar dahi görüp, bilsin, öğrensin!

 

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında kişi oğlu yaratılmış. Kişi oğullarını yönetmek için atalarım Bumin Kağan, İstemi Kağan tahta oturmuşlar. Tahta oturunca, Türk Milletinin iline, töresine sahip olmuş, düzene sokmuşlar. O zamanlar dört taraf hep düşman imiş. Dört tarafa ordu sevkederek bunca milleti kendilerine bağlamışlar. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüşler. Kağan atalarım bilge imiş, alp imiş. Buyrukçuları da (vezirleri de) bilge imiş, alp imiş. Beğleri de, milleti de doğru imiş. Onun için ili korumuşlar. İli koruyup töreyi düzenlemişler. Günü gelince ecelleriyle ölmüşler. Dört taraftan bunca millet, yoğ-cu (yasçı), sığıtçı (ağlayıcı) olarak gelmiş. Yas tutmuşlar, ağlamışlar. Öyle ünlü kağanlarmış!

 

tılmadığı için, bilgisiz kağanlar tahta oturmuş. Kötü kağanlar gelmiş. Bunların buyruk beğleri de bilgisiz imiş. Beğleri doğrusuz olunca, millet de doğrusuz İmiş! Bu durumdan Çin milleti yararlanmış. Açıkgöz, hileci Çin milleti, kardeşi kardeşe, milleti birbirine düşürmüş. Bu tuzağa düşen Türk Milleti, il tuttuğu toprağı elden çıkarmış, başına geçirdiği kağanını yitirmiş. Soylu erkek oğulları Çin milletine köle, genç kızları cariye olmuş. Bazı Türk Beğleri, Türk adını bırakıp Çince adlar almaya başlamışlar. Çiıi kağanına boyun eğmişler! Tam elli yıl, işlerini güçlerini Çin kağanına vermişler, ona hizmet etmişler!

 

Başsız kalan Türk Milleti şöyle yakınıyormuş:

İlli millet idim, ilim hani? Kime il kazanıyorum? Kağanlı millet idim, kağanım hani? Hangi kağana işimi gücümü vereceğim? Böyle deyip Çin kağanına düşman olmuş. Ama, töre, düzen kuramayınca yine teslim olmuş. Çin kağanı da kendisine bunca iş gören, güç veren Türk Milletini, yok edeyim, soyunu kurutayım diye çalışıyormuş. Türk Milleti yok olmaya gidiyormuş... İşte o zaman, üstte Türk Tanrısı, Türk'ün kutlu yer ve su melekleri, Türk Milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, Babam ilteıiş Kağan'ı, Anam İlBilge Hatun'u, göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmışlar. Babam Kağan onyedi erle dışarı çıkmış. Bunu duyan şehirdeki Türkler de "Dışarı çıkıyor" diye haber alınca, dağa çıkmışlar. Dağdakiler de yanına gelmiş, toplanıp yetmiş er olmuşlar...

 

Tanrı güç verdiği için, babam kağanın erleri kurt gibi imiş; onlar için düşman koyun gibi imiş. Babam, doğuya, batıya haber salıp er toplamış. Çoğalmışlar ve yedi yüz er olmuşlar... Yedi yüz er olup, ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti; cariye olmuş, köle olmuş milleti, töresini ziyan etmiş milleti, atalarının töresince yeniden düzenlemiş, harekete geçirmiş, yetiştirmiş... Babam Kağan yedi yıl sefer etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı yarlıgadığı için başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Onca ili, töreyi kazandıktan sonra da uçmağa varmış (ölmüş). Babam Kağan uçmağa vardığında, özüm sekiz yaşımda kaldım. Töreye göreAmu-cam Kağan tahta oturdu. Amucam kağan tahta oturunca, Türk Milletini daha da güçlendirdi. Amucam Kağan tahta oturdukta özüm tigin.olduğum için, işimi gücümü ona verdim. Ona yardım ettim. Tanrı yarlıgadığı için ondört yaşında Tarduş milleti üzerine Şad (yabguya eş bir unvan) oldum. Amucam Kapgan Kağan ile birlikte yirmi beş sefer yaptık ve onüç kez savaştık. Yanılıp bize karşı gelen Türk kavimleriyle de savaştık ve onları da düzene soktuk... Artık, küçük kardeş büyük kardeşi, oğullar babalarını bilir oldu. Kul kullu, cariye cariyeli oldu!

 

Türk Beğleri! Millet! İşitin!

Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini, senin töreni kim bozabilirdi?

 

Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!

itaat ettiğin zaman seni yükseltmiş, yüceltmiş olan bilge ve alp kağanına, hür ve bağımsız yurdunda, yanılıp isyan ederek kötü iş yaptın! Silâhlı insanlar nereden geldiler de seni dağıtıp sansürürdüler? Süngülü insanlar nereden geldiler de seni sürüp sansürürdüler? Ey Kutlu Ötüken Ormanının milleti! Gittiniz! Doğuya varanınız vardı. Batıya varanınız vardı. Vardığın yerlerde hayrın o oldu ki kanın su gibi aktı. Kemiklerin dağ gibi yığılıp yattı... Bilmediğin için, yanılıp kötülük ettiğin için, Amucam Kağan uçmağa vardı (öldü). Fakat, Türk Milleti'nin adı, sanı yok olmasın diye, Babam Kağanı, Anam Hatunu yücelten Tanrı, il veren Tanrı, yine Türk Milletinin adı sanı yok olmasın diye, bu defa özümü kağan yaptı.

 

Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım!

İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tegin 'ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye, Türk Milleti için, gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tegin ile, iki Şad ile, ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe, suya düşürmedim. Özüm kağan oturduğumda, yerden yere varmış olan millet, öle bite, yayan çıplak, yine geldi. Milleti yüceltmek için on iki savaş yaptım. Sonra, Tanrı yarlıgadığı, kut'um var olduğu için, ölecek milleti dirilttim. Az milleti çok, aç milleti tok kıldım. Giyimsiz milleti giyimli, yoksul milleti bay kıldım. Dört yandaki milletler hep bana tâbi oldular. Milleti düşmansız kıldım. Bunca töreyi kazandıktan sonra küçük kardeşim Kül Tegin de öylece uçmağa vardı...

 

Babam Kağan uçmağa vardıkta, küçük kardeşim Kül Tegin yedi yaşında idi. Tanrıça Umay kadar güzel ve iyi olan Anam Hatunun devletine, onun kutluluğuna, küçük kardeşim 'Kül Tegin' adını aldı. Onaltı yaşında iken Amucam Kağana ilini, töresini şöyle kazandırdı:

Altı Çub ve Soğdaklara karşı sefer ettik. Onları bozguna uğrattık. Çinli Ong Tutuk, elli bin askerle geldi, savaştık. Kül Tegin yayalarla fırlayıp saldırdı. Ong Tu-tuk'un silâhlı elini tuttu, silâhlı olarak getirip kağana öylece teslim etti. O orduyu orada yok ettik. Yirmi bir yaşında iken Çin generali Çaça Sengün'le savaştık. Seksen bin askerle gelmişti. Kül Tegin önce Tadıkın Çor'un boz atına binip, saldırdı. O at orada öldü. İkinci olarak İşbara Yamtar'ın boz atına binip saldırdı. O at da orada öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig Beğ'in doru atına binip saldırdı. Doru at da orada öldü. Düşman Kül Tegin'in zırhına, silahına, kaftanına yüzden fazla ok vurdu, ama yüzüne başına birini bile değdiremedi. Düşman ordusunu orada yok ettik.

 

Türk Milleti! Kül Tegin'in nasıl hücum ettiğini, nasıl savaştığını hep bilirsiniz!

Kül Tegin yirmi altı yaşındayken, Yir Bayırkulara, Kırgızlara, daha nice milletlere karşı savaştı, büyük zaferler kazandı (Burada tek tek bindiği bütün atları, kimlerle nasıl savaştığını anlatıyor)...

 

Dokuz-Oğuz milleti kendi milletimdendi. Gök, yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için, düşman oldu. Bir yılda beş yol savaştık. Kül Tegin, Azman adlı atına binip saldırdı. Tek başına yedi eri mızrakladı.

Beş savaştan sonra Amga Kalesi 'nde kışlayıp ilkbaharda yine ordu çıkardık. Kül Tegin'i baş yaparak orada bıraktık. Savunma tedbiri aldık. Düşman merkezi bastı. Kül Tegin 'Öksüz' adındaki atına binip saldırdı. Tek başına dokuz eri mızrakladı. Merkezi korudu, vermedi. Annem Hatun, bütün analarım, ablalarım, gelinlerim, prenseslerim, buncanızdan diri kalanlar! Kül Tegin olmasa idi, hep ölecektiniz!

 

Küçük kardeşim Kül Tegin uçmağa vardı. Çok çok üzüldüm. Kederimden görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Özüm düşündüm: Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. Kişi oğlu hep ölümlü doğmuştur. Gözden yaş gelse hep içeri akıtarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek, düşünceye daldım. İki Şad'in, alay küçük kardeşlerimin, alay milletimin] ağlamaktan gözü kaşı fena olacak, diye düşündüm de, sıkıldım.

Yoğcu (yasçı) ve ağlayıcı olarak, Kıtay, Tatabı milletlerinin başı Udar Sengün geldi. Çin konağından Isiyi Üten geldi. Gereksiz olduğu halde onbinlik hazine, altın, gümüş... fazla fazla getirdi. Tibet kağanından vezir geldi. Soğd, İranlı, Buhara ülkesinden Erik General, Oğul Tarkan geldi. Türgiş kağanından damgacı (mühürdar) geldi. Kırgız kağanından Tarduş Inançu geldi. Bark (türbe) yapıcı, nakışçı, taşa yazı yazıcı olarak, Çin kağanının yeğeni Çang Sengün (Çang General) geldi. Kül Tegin koyun yılında, onyedinci günde (27 Şubat 731) uçtu (öldü). Dokuzuncu ayın yirmi yedisinde yoğ yaptırdık. Barkını, nakışlarını, bengütaşını, maymun yılında, yedinci ayın yirmi yedisinde (1 Kasım 731'de), ona saygılar sunup kutluladık.

 

Ey Türk Milleti!

Bu ili küçük kardeşim Kül Tegin ile öle yite kazandım. Kazanıp, alay milleti ateş, su kılmadım (felâkete de düşürmedim). Ey Ötüken Ormanının milleti! Kötü kişi gelip birliğini bozmasın, silâhlı gelip seni dağıtmasın diye, sana burasını il tuttum. Töreyi kazandırdım.

 

Türk Milleti! Beğleri! Sözümü işitin!

Türk Milletini toplayıp, il tutacağını bu taşa yazdım. Yanılırsa öleceğini yine bu taşa yazdım. Her ne sözüm varsa bengütaşa yazdım. Ona bakarak bilin şimdiki Türk Beğleri! Türklerim, alay beğlerim, alay milletim! Kazanıp il tuttuğum bu yerden, kağanından ayrılmazsan, iyilik göreceksin. Evinde oturacak, dertsiz olacaksın. Sözlerimde yanlış var mı?

Ey Türk! Titre ve kendine dön!

 


Yorumları Oku (0) ...
 
18 MAYIS 1944 KIRIM TÜRK' ÜNE YAPILAN SOYKIRIM
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 9
ZayıfMükemmel 

66 yıl önce 18 Mayıs 1944'te KIRIM TÜRK’ lerine yapılan soykırımı Unutmadık unutturmayacağız...!

 

66 yıl önce 18 Mayıs 1944'te Sovyetler’ in komünizm rejimi, Kırım Tatar halkını tarihi vatanından topyekün sürdü.

 

Köklerinden sökülen bir ağaç gibi, Kırım'dan binlerce kilometre uzaklıkta Urallardan Sibirya'nın buzlu tundralarına, Türkistan'ın çöllerine yokolmaya sürülen bir halkın bütününe karşı yapılmış olan, özü ve barbarlığı açısından tarihte örneğine rastlanmayan bu cinayet; Kırım Tatarları halkını tamamen yok etmek amacıyla gerçekleştirildi.

 

1944 yılının 18 Mayıs günü, yarım saat içinde ancak günlük eşyalarını almalarına izin verilerek ve çocuk, kadın, ihtiyar farkı gözetilmeksizin, en ağır şartlar altında, sürgün cezasına mahkûm edilmiş, Kapalı yük ve hayvan vagonlarının kapı ve pencereleri açılmadığı için havasızlık, pislik açlık ve hastalık yüzünden ölenlerin sayısı, bırakıldıkları yerlerdeki iklim şartlarının fenalığı sebebiyle ölenlerinki ile birlikte, nüfusunun %46sını bulmuştu. Bu, yaklaşık 200.000 insanın feci şekilde can vermesi demekti. Stalin yönetiminde ki Kominist Rusya 18 Mayıs günü bir sonun başlangıcı senaryosunu sahneye koydu bu tarih bir SÜRGÜN değil topyekün bir SOYKIRIM ın başlangıcıydı.Öyle ki sadece Kırım değil Karadeniz’le bağı olan tüm müslüman ve Türk halklar Sibir çöllerine sürülüyordu.Aydınlar,yazarlar uydurma şuçlarla yargılanıp hemen idam ediliyordu.Kamplarda kalanlarsa açlık,hastalık ve ağıt çalışma şartlarına dayanamayarak ölüyorlardı.

 

Malesef yakın zamanda TÜRK Milletine yapılan soykırımlar tüm belgeleri ile ortada iken bugün hala suçlanıp cezalandırılmaya çalışılan yine bizleriz.

 

Bugün hala ;

 

Kırım'daki Rus yöneticileri, parasıyla da olsa ev ya da arsa sattırmıyor; vatan dönüşü iskana ve çalışmaya getirilen kısıtlamalarla engellenmeye çalışıyor... RUSYA yine tüm gücüyle provokasyonlar yapıyor... C.I.A., Kırım'da Türklük bilincinin yerleşmemesi doğrultusunda yönlendirmeye dayalı pasif politika izlerken; Birlik, Kırımlı aydınlar için tarihi bir sorumluluk. Tıpkı, "Antlı Kurban" Çelebi Cihan'ın dediği gibi:
"Kırım'ı kana boğabilirler. Fakat bütün bunlar, Kırımlıların istiklal imanlarını yıkmaya değil, kuvvetlendirmeye yarayacaktır. Tarihin ergeç yazacağı şey: MÜSTAKİL VE MESUT KIRIM'dır."

Dış politakımızın zayıflığı ortada dır...

Saygılarımla

Erhan ŞAHİN


Yorumları Oku (0) ...
 
ÇANAKKALE VE HİCAZ’DA 42. ALAY ...
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

42.alaycanakkale

42 . Alay’ın Çanakkale ve Hicaz Cephelerindeki Komutanı A.Nuri

DİRİKER(1) Paşa’nın Hatıratından;

 

General Ahmet Nuri Diriker ..

1876 yılında Ruscuk’ta doğdu. 1921-1923 yıllarında katıldığı Türk Kurtuluş Savaşı’nda, Büyük Taarruz’da Albay rütbesi ile 8’inci Tugay Komutanlığı görevinde bulundu.

Vatan Evladından Umut Kesilmez:

42.Alay, Seddülbahir mıntıkasına sevk olunduk. Sovanlı derede ağırlıkları bıraktık. Kereviz deresi’nde çok zayiat vererek müşkül vaziyette kalmış kıtaatın yerlerini işgal ettik. Kereviz deresi’nde beş buçuk ay düşmanla çarpıştık. Alaydan 31 zabit (subay), dört binden fazla şehit ve gazi verildi.” “Çanakkale’de bazı korkak erat kendi tüfeğiyle cepheden kurtulmak için el ve ayaklarını vururlardı. Bu gibi eratın kurşuna dizilmesi için emir verildi. Bizim alaydan da bazı bu gibi vak’alar olmuş ise de bunları bir türlü kurşuna dizmeye razı olmadım. Yine bir gün bir nefer elinden kendini vurdu. Doktor rapor verdi ve bölük ve tabur kumandanları da ibreti misal olmak için kurşuna dizilmesini rica ettiler. O esnada düşman taarruz ediyordu, yine geri bıraktım. Bilahare nefere:

 

- Kardeş kurşunu ile ölmektense düşman kurşunu ile şehit olmasının daha iyi olacağını söyledim. Geceleyin eline iki bomba verip, 40- 50 metre mesafede olan düşman siperlerine bombaları atmasını, düşman ateşe başladığı zaman iki siper arasında ölen ve şehit olan binlerce asker arasında yatmasını, ateş kesildikten sonra parola vererek, vurulmazsa geri gelmesini emir verdim. Bunu üç defa tekrarladık, nefer bir türlü vurulmadı, birlikte onu siperde bekleyen bir çavuş şehit oldu. Neferi affettim. Neferin eli pansuman edilerek geçti. Bu nefer sonradan kendi arzusu ile düşman siperlerine giderek bombalar atmış, çok yararlık göstermişti. İki siper arasında ölüler arasında yattığı zaman ölülerin ceplerini karıştırmış, yetmiş seksen lirada para bulmuştur. Bu neferin hareketlerini fırka kumandanı olan Kazım Karabekir’e hikaye ettim. Alayın korkak neferi, en cesur asker oldu.” “Düşmanın bize attığı şarapnel kovanlarını toplamak için emir verilmişti. Her kovan için levazım birer kuruş veriyordu. Neferler kovanları toplar, levazıma götürür , para alırlardı. Bir nefer karargahımın yanında şarapnel kovanı toplamak için mütemadiyen düşmana göz atarak, kudurmuş olan düşmanın attığı şarapnel kovanlarını toplardı. Neferi tekdir etmiştim. Üçüncü yüzbaşısı da ateş esnasında(G) kramafon çalacağını söyledi. Muvaffakat ettim. Kramafon çalar çalmaz düşman şiddetli ateşini kesti, çalgı bitti, ateş tekrar başladı. Temmuz 23’te siperler tümüyle şüheda (şehitler) ile dolmuştu. Bölüklerde 250 mevcuttan 30-40 kişi kalmıştı, taburlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, bende müşkül vaziyette kaldım. Taburlara siperler dolmuş ise şehitleri bir bir üzerine koyun arkasından ateş ettirin diye emir verdim. Sargı mahalli mahşere dönmüştü. Düşman kaçtıktan sonra (Çanakkale’den) karşımızdaki düşman siperlerini gezdim. Bir yol üzerine Fransızlar ( I’ honeur au Turc )( Şeref Türk’lerindir.) diye yazmışlardı.” — Anlayana…!

 

42 nci Alay Hicaz’da, Medine’de;

..Fırka (Çekmecelerden)(Üsküdar’a)(Bağlarbaşı’na) naklolundu. Fırka kumandanlı- ğına halen Konya mebusu olan (Ali Fuat) Paşa tayin oldu. Üsküdar’dan fırka dördüncü orduya (Halebe) oradan da (Der’aya) geldik. İkmal efradı alarak alaylar seferi tam mevcutlu oldu . O esnada teftiş için Dördüncü Ordu Kumandanı (Cemal) paşa, Erkanıharbiye Reisi (Ali Fuat ) bey geldiler. Şama avdetlerinde Hicazda isyan olmuştu. Medine’de (Fahri), (Basri) paşalar muhasarada idiler . Muhasaranın ref-i için yedi sekiz bin mevcudunda bir (cenup müfrezesi) teşkil olundu. Kumandanlığına beni tayin ettiler. (Şama) geldim, ordu misafiri olarak bana Diktorya otelinin 3 numaralı odasını tahsis ettiler. Müfrezeye bir batarya top ve telsiz telgraf müfrezesi iltihak etti. Müfreze nizam harbinde kendi alayım alay 42 de dahildi. İlk kafile ve trenle (müdeyyin salibe) hareket ettim. Dördüncü ordu karargahı ve karargahı umumi Medine’nin akıbetinden endişe ediyorlardı. Fahri Paşa’dan haber almak için telsizle Medine’yi aradım ise de muhabere mümkün olmadı. Bir taburla telsiz müfrezesini Hediye istasyonuna sevk ettim. Fahri Paşa’dan vaziyetin iyi olduğunu, müfrezemi topladıktan sonra hareket etmekliğimi emir verdi. Telgraf hattı bozulmuş, tren hattı bozulmuş bir lokomotif de işe yaramaz edilmiş durumda idi. Ehemniyetsiz bir müsadere ile Medine’ye gelerek Fahri Paşa’nın emrine girdim. Arap isyancılara karşı başarılı harekatlar düzenledim. Hicaz, Medine civarı, Haşit ve Gayer boğazında isyancı Arap kabilelerine karşı başarılar kazandım. Fahri Paşa’nın takdirlerini kazandım. Bu mütarekeleri müteakip Kaymakamlığım ( Yarbay ) tebliğ edildi. Çanakkale Savaşı’ndan beri Binbaşı olarak yaptığı 42 enci Alay Komutanlığı’nı artık Yarbay olarak sürdürüyordu. Kaymakamlıktaki hayatım (Nasp tarihi : 6 / Eylül / 332): Alayca Gayer’de bulunduğumuz esnada iaşe hususunda çok müşkülat çektik. Zabitan ve efrad Deve eti, yağsız mercimek birçok zaman yediler. İskorpitten alay efradı hatli hastalandı. Efrada sayı ile hurma verilir, çekirdekleri toplanarak su içine konur bir müddet sonra hayvanlara verilirdi. Birçok beygirler açlıtan kum yiyorlardı. Sancılanarak ölüyorlardı. Gayer boğazından hiçbir hayvan geçemezken Boğaz beş altı kilometre imtidadında olduğu halde kamilen açtırdım. Kıtatın yol koluyla süvarilerin ikişer olarak geçmelerine müsait oldu. Hicazdaki hizmetim takdir edilerek üçüncü rütbeden Osmani bir sene kıdem zammı aldım. Alayımız sancağı Çanakkale’den harp madalyasıyla, Hicaz’da Gümüş imtiyaz madalyasıyla taltif edildi. Kaymakam (Yarbay) A.Nuri Diriker arkasında çıkan çıban yüzünden ağır bir şekilde rahatsızlanır, Fahri Paşa kendisine maiyetindeki Dr. Kemal Bey’i getirir. Dr. Kemal Bey çıbanın “şiripençe” olduğunu ve hemen ameliyat için Medine Hastahanesine gitmesi gerektiğini söyler, orda ameliyat olursa da uzun süre iyileşemez, zayıf düşer. Yara yeri iyileşmeye başlamıştır ancak doktorlar tebdili hava verirler. Beyrut’da tebdili hava etmek üzere trenle Şam’a gönderilir. Beyrut’ta kimsesi yoktur, iki yaşında hiç görmediği bir kızı vardır. Ordu Erkanı harbiye reisi miralay Ali Fuat Paşa’ya rica eder, tebdilihavasını İzmir’e tebdil ettiler. Hicaz’daki 42. Alay’ımı da bir daha göremedim.

 

Hicaz’da Alay sancağının gümüş imtiyaz madalyasıyla taltif edildiğine dair emri aynen yazıyorum :

1 – 42 inci nizamiye alayının harekatı hazanetkaranesine binaen mezkur alay sancağının gümüş imtiyaz madalyasıyla tevşih edilmiş olduğu 4 ncü orduyu humayun kumandanlığından tamimen tepçir edilmiştir.

2 - Hicaz isyanının bidayetinde hicaza gönderilmiş o zamandan bu güne kadar Hicaz darül harekatından (el’aluvade), /Aşar) boğazında, (Nuaruaziz) civarında (Gayerde), (Mecizde) mukabil tasvir meşakkat ve mahrumiyetler içinde pek kahramanhane muharebeler yaparak hicazda uassata ve İngilizlere karşı Osmanlı Sancağı’nın şerefini muhafaza etmiş ve bir çok zabitan ve efradı şeref meydanlarında şehit düşmüş olan bu alayın pek muhterem sancağının bu suretle mahzarı takdir ve taltif olmasını cidden fahriri mucip oldu.

3 – Sınıf celil askerinin zi- kıymet ve muhteşem emanetlerinden olan ihtizazat şeref

piran ile askeriyeye revnak ve safvet veren mukaddes sancağın tevkir kadrine çalışan, şerefine şerefler katan 42 enci alay efradının gözlerini öperim, kumandanına ve zabitlerine teşekkür eylerim ve şühedasını mağfiretle yad ve tebcil ederim.

4 – İhzari fedakariden geri kalmamakta olduklarını daima gördüğüm diğer kıtaat zabitan ve efradının da gözlerini öperim ve bu türlü taltiflere mazhariyetlerini Cenabı Haktan temenni ederim. 6/4/333

Hicaz Kuvvet Seferiyesi

Kumandanı Mirliva Fahri

 

HİCAZ ORDUSU KUMANDANI FAHRİ (FAHRETTİN)PAŞA”

42. Alay 1915′te bu defa Çanakkale’de Kerevizdere muhaberelerinde; düşmanlarının bile büyük takdirlerine mahzar olacak ölçüde savaşarak Çanakkale zaferinin birinci derece kahramanları sırasına geçmiştir. Çanakkale’de dört taburlu olarak muharebe eden 42. Piyade Alayının zayiatı; subay ve er olarak 991 şehit, 2486 yaralı ve 168 kayıptır. Alay Osmanlı ve Mecidiye madalyaları ile taltif edilmiştir.

 

 

1916 yılında Alay Hicaz cephesine 12. Kolordu emrinde olarak Suudi Arabistan’da görevlendirilmiş ve iki yıl Arabistan’ın cehennemi güneşi altında susuz ve gıdasız Mekke ve Medine bölgelerinde muharebelere katılmıştır. İngiliz ve Araplara karşı Medine’yi yoksulluk içerisinde, insan gücünün üzerinde bir direnç ve cesaretle savunan 42. Alaya ‘Medine Muhafızları’ unvanı verilmiştir. Çok kanlı geçen muharebelerde Alay Komutanı düşmanın eline geçmesin diye Alay Sancağını yaktırmıştır. Muharebelerin devamı sırasında Alay komutanı dahil bütün subaylar şehit olmuş, geriye 156 er kalmıştır. Alay 1. derece altın savaş ve üstün cesaret madalyaları ile taltif edilmiştir.*(2)”

 


(1) Tuğgeneral Ahmet Nuri DİRİKER: Sicili 1312-23 Piyade – Tuğgeneral Baba adı : Necip Doğum Yeri ve Tarihi Rusçuk/ 1291. 1312 yılında Harp Okulunu bitirdi. Selanik’te 17 nci Tümene katıldı. Osmanlı- Yunan Harbine katıldı. 1319’da Yüzbaşılığa terfi etti. 1324 de Koçana Mevki Komutanlığı’na tayin edildi. Hareket Ordusunda Tabur komutanlığına nakledildi. 08 Kanun Sani 1326 da taburuyla Yemen’e gitti. 1327 de Binbaşılığa terfi ettirildi. Birinci Dünya Savaşı başlangıcına kadar Yemen’de görev yaptı. Çanakkale cephesinde savaşın başlangıcından bitimine kadar 14 ncü Tümen 42 enci Alay Komutanı olarak görev yaptı. Medine kuşatmasına karşı Güney Müfrezesi Komutanlığına tayin edildi. ( 42. Alay emrinde.)

 

1332 de Yarbay’lığa terfi etti. İzmir’de 4 ncü Ordu’ya tayin edildi. İstanbul’da zahire sevkinde görevli heyetin başına getirildi. İstanbul’da Merkez Komutanlğı emrindeki 1 enci Alay Komutanlığı’na tayin edildi.Milli Mücadelede 1 enci Tümen Komutan vekilliğine, daha sonra 23 ncü Tümen’de Tugay Komutanlığı’na tayin edildi. 1337 de Albay’lığa terfi ettirildi. Milli Mücadele esnasında sırasıyla8, 18 ve 23 ncü Tümenlerde Tümen Komutan V. Yaptı. 03.12.1338’de Garp Cephesi 2 nolu Divan-ı Harp Başkanlığı’na tayin oldu. … 1928 de Büyük Komutanlık Kursu Muallimliğine tayin edildi.

 

30 Ağustos 1929 da Tuğgeneral’liğe terfi ettirildi. 1929 da 7 enci Tümen’e Tugay Komutanı olarak tayin edildi. Bu görevdeyken 19.05.1931 de emekliye ayrılmıştır.

KATILDIĞI SAVAŞLAR : Osmanlı-Yunan Savaşı, Bulgar İsyanı, Arnavutluk İsyanı, Yemen, Asir, Sana, Amra Muharebeleri, Çanakkale – Kerevizdere Savaşları, Hicaz Muharebeleri, İstiklal Harbi (Sakarya Savaşı, Mangal Dağı, Köse Abdal, Dua Tepe, Kartal Tepe, Köseler Geçidi), Doğu İyanları (Şeyh Sait, Haco, Deh, Pervari isyanları.)

ALDIĞI NİŞAN VE MADALYALAR: Yunan Madalyası(1314), Harb-i Umumi Madalyası(1332), Gümüş Liyakat Harp Madalyası(1334), Kılıçlı Üçüncü Mecidi Nişanı(1335), İstiklal Madalyası(1926)

(Askeri özgeçmiş özet olarak verilmiştir.) “ Bu Askeri Sefahat Belgesi, Tuğgeneral Ahmet Nuri DİRİKER’e ait “Subay Şahsi Dosyası” kayıtlarına göre düzenlenmiştir. 17 Temmuz 2007 Onay 17 Temmuz 2007 Sermet TAKTAK –Personel Albay -MSB Arşiv Müdürü.”

 

KAYNAKÇA:

1- A.Nuri Diriker Paşa’nın el yazısı hatıratı ..

 

2- Emekli Tümgeneral Osman Pamukoğlu, 42. Alay’ın son komutanıdır. Bkz. Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok – yaz. O.Pamukoğlu.

* Daha sonraki Alay Komutanı ve verilen madalya ..

 


Yorumları Oku (0) ...
 
Amerika'ya Osmanlı Yardımı

Günümüzde, pek çok ülke gibi Türkiye de Amerika’dan yardım alıyor. Aylardır İMF’den gelecek 1.5 milyar doları sabırsızlıkla bekliyor; geldi, gelecek, verdiler, tartışmaları geleceğimizle ilgili hesapları yapmamızı ve gündemimizi belirliyor. Ama bundan 120 yıl önce yardım isteğinde bulunan Türkiye değil Amerika Birleşik Devletleri oluyordu. Üstelik yardım talebi de, Afganistan’la savaş öncesi gündeme gelen DEVE idi.

Amerika ile Türkiye arasında resmi ilişkiler II. Mahmut döneminde 7 Mayıs 1830 yılında imzalanan dostluk ve ticaret anlaşması ile başlamıştır. Ticari ilişkiler ise 1785 yılından beri devam etmekteydi. İlk Amerikan gemisi II. Selim devrinde, 1797 tarihinde İzmir’e ve 1800 yılında İstanbul’a gelmiş ve ilk Amerikan Konsolosluğu 1802 tarihinde İzmir’de açılmıştır. Türkiye ile Amerika arasında resmi bir anlaşmaya dayanan ilişkiler kurulmadan önce, Andrew Jackson’un Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla dönemin padişahı olan II.Mahmut, kendisine bir tebrik ve iyi niyetler mesajı göndermiş, Andrew Jackson’da bunu büyük nezaket ve içtenlikle cevaplamıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güney komşusu Meksika, uzun süren bir iç savaş ve kargaşa içindeydi. Bunun sonucu olarak, Texas’a gelip yerleşmiş olan Amerikalılar’ın organize ettikleri bir ayaklanma sonucunda, bu eyalet 29 Aralık 1836’da Meksika’dan ayrılıp Amerika’ya katılmıştı. Meksika bunu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Bu olay iki devlet arasında bir seri anlaşmazlıkların başlangıcı oldu. Bu anlaşmazlıklar zamanla çözümlenemeyerek, 8 Mayıs 1846 tarihinde başlayan bir savaşla sonuçlandı. Bu savaş Amerika’nın askeri gücünü önemsemeyen Meksika’nın yenilgisiyle sonuçlandı. 2 Şubat 1848 tarihinde imzalanan Guadalupe Hidago Barış Andlaşması sonunda Meksika, topraklarının yarısını (California, Nevada, Utah, Arizona, New Meksiko eyalatleriyle Colorado eyaletinin bir kısmını) Amerika’ya terk etmek zorunda kaldı.

Bu savaş, büyük kısmı çorak ve kayalık bölgeleri, vahşi ve ıssız çölleri kapsayan ve çoğunlukla insanların yaşamadığı sahalarda geçti. Motorlu araçların mevcut olmadığı devirde, savaş sırasında Amerikan ordusu en büyük sıkıntıyı nakliye ve ikmal konusunda çekti. Savaşan birliklere yiyecek, su, cephane ve yaralılar için gerekli sıhhi malzemenin ulaştırılması büyük bir problem oldu.

Savaştan sonra, Meksika bu problemi kesin bir şekilde çözmeye karar verdi. 19. yy.’da Avrupa devletlerinin Ortadoğu’da giriştikleri sömürgecilik savaşlarında nakliye için çöllere ve çorak alanlara olağanüstü dayanıklılık gösteren develerden faydalandıkları biliniyordu. Amerika da ordu nakliye sistemini deve katarlarıyla takviye etmeye ve hatta bunu ön plana almaya karar verdi. Ancak bu sırada develerin bol olarak bulunduğu bölgelerde fazla temas ve resmi ilişkileri bulunmadığı için, bu hususta Osmanlı Devleti’ne başvurmaya karar verdi ve Amerika donanmasının bir nakliye gemisi 1855 yılı Ekim ayında İstanbul’a geldi. Bu geminin kumandanı David Nixon Porter’dı. David Nixon Porter daha sonra Amerika deniz kuvvetlerinde amiral olarak hizmet etmiş ve 12 Nisan 1861 yılında başlayıp dört yıl süren kanlı ve yıpratıcı iç savaş sırasında büyük şöhret kazanmıştır. Babası Kumandan David Porter ise Amerika’nın ilk Türkiye Büyükelçisidir. 1831-1843 yılları arasında bu görevle İstanbul’da bulunmuş, Türk-Amerikan dostluğunun temelini atmış, II. Mahmut’un şahsi dostluğunu kazanmış, Türkiye’de çok sevilmiş ve kendisinin de çok sevdiği İstanbul’da vefat etmiştir.

Amerika’nın İstanbul Elçiliği, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı’na 29 Ekim 1855 tarihinde gönderdiği bir yazıda şöyle diyordu: “Amerika Birleşik Devletleri tarafından bundan sonra Meksika ve California’da deve kullanılmasına karar verilmiş ve İstanbul’dan otuz beş devenin getirilmesi için bahriye subaylarından Mr. David’in kumandasındaki bir gemiyi bu tarafa göndermiş olduğundan, Türkiye ile Amerika arasında mevcut bulunan iyi ilişkiler ve dostluk dolayısıyla Osmanlı devleti bir çift erkek ve bir çift dişi deve verdiği taktirde bunun büyük bir memnunluk doğuracağını Amerika Elçisi arza ve beyana cesaret eder.”

Sadrazam olan Mehmet Emin Ali Paşa, bunun üzerine, meseleyi ve kendi düşüncelerini Saray Başkatipliğine şu yazı ile bildirir: “Amerika Devleti’nde deve kullanılmasına karar verilerek otuz beş devenin getirilmesi için İstanbul’a bir gemi yollanmıştır. Bir çifti erkek ve bir çifti dişi olmak üzere iki çift devenin verilmesi ricasına dair elçilikten gelen yazının tercümesi Padişah hazretleri tarafından görülmek üzere arz ve takdim olundu. İstenen iki çift deve aslında pek az bir şey olduğundan ve verilmesi padişahımızın şanı gereği bulunduğundan alasından tedarik edilerek elçiliğe verilmesi ve bedelinin devlet hazinesinden ödenmesi hakkında hünkarın, iradesi nasıl çıkarsa ona göre hareket edilecektir.”

Sultan Abdülmecit’in bu husustaki olumlu iradesi, sadrazama Saray Başkatipliği’nce şu şekilde bildirilmiştir.

“Sadakat tezkeresi ve elçiliğin yazısı padişah tarafından görülmüş ve istenen iki çift devenin alasından tedarik edilerek bedelinin hazinece ödenip elçiliğe verilmesi uygun görülmüştür. 13 Kasım 1855”

Böylece, Amerika’nın damızlık için istediği deve bedelsiz olarak verilmiş, öbür 31 deve de bedeli karşılığında piyasadan satın alınıp Amerika’ya götürülmüştür. Bunlar ordu hizmetinde kullanılacakları için böylece Türkiye Amerika’ya askeri bir yardımda bulunmuş oluyordu. Nitekim bu develer üretilip nakliye katarları kurulmuş ve Amerika, iç savaşında büyük ölçüde bunlardan yararlanmıştır.

 


Yorumları Oku (0) ...
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 İleri > Son >>

Sayfa 1 - 24

Online Borsa

Hürriyet Haber

Warning: tempnam(): SAFE MODE Restriction in effect. The script whose uid is 1064 is not allowed to access /tmp owned by uid 0 in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 18 Warning: fopen(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 19 Warning: fwrite(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 20 Warning: fclose(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 21 Warning: include_once(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: include_once(): Failed opening '' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: unlink(): Unable to access in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 23

Milliyet

Warning: tempnam(): SAFE MODE Restriction in effect. The script whose uid is 1064 is not allowed to access /tmp owned by uid 0 in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 18 Warning: fopen(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 19 Warning: fwrite(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 20 Warning: fclose(): supplied argument is not a valid stream resource in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 21 Warning: include_once(): Filename cannot be empty in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: include_once(): Failed opening '' for inclusion (include_path='.:/usr/lib/php:/usr/local/lib/php') in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 22 Warning: unlink(): Unable to access in /home/tekbayra/public_html/modules/mod_customcode/mod_customcode.php on line 23